Duyuru

16 Eylül 2011

Nicedir IĞDIR MESLEK YÜKSEK OKULU adına açılan forumlarımızda sitemiz ile ilgili fikirlerimiz, beklentilerimiz, şikayetlerimiz birikmişti.

Konuya her bir üyemiz “sorun” olarak yaklaşıyor ve “beklentilerini” sıralıyordu. Bu durum nihayetinde, “üye önemsemeyen” bir forum anlayışı güdüldüğü izlenimini yaratmaktaydı.

Eminim siz değerli üyelerimiz arasında "Grafikçi", "Programcı","Web Tasarımcı" ... arkadaşlarımız vardır. İşte bu arkadaşlarımızdan bir isteğimiz var.. Bilindiği gibi okulumuz Kafkas Üniversitesi bünyesinden ayrılıp İlimizde yeni açılan IĞDIR ÜNİVERSİTESİ bünyesi altına girmiştir. Gelişen ve öğrenci sayısı artan üniversitemizi bu forum sayesinde tanıtma ve gelen öğrenci arkadaşlarımıza yardımcı olma çabası içerisindeyiz.

Forummuza yeni tasarım ayrıca gelişmiş bir portal uygulamak istiyoruz bu konuda bize destek ve yardımcı olmak isteyen arkadaşlarımız varsa bize ulaşmaları önemle duyrulur...

İLETİŞİM YOLLARI:

PM Yolu İle İletişime Geçmek İçin

Mail : resulargis@hotmail.com.com

FaceBook Sayfamız


Okulumuz

16 Eylül 2011

KAFKAS ÜNİVERSİTESİ
IĞDIR MESLEK YÜKSEKOKULU

2007 - 2008 Öğretim yılı, üniversitemizin onuncu, Iğdır Meslek Yüksekokulumuzun da 13. kuruluş yıldönümüdür.Iğdır Meslek Yüksekokulu, üniversitemizin en doğudaki kolunu temsil etmektedir. Yüksekokulumuz 1995 yılının haziran ayında, Iğdır valilik binasında küçük bir odada on altı öğretim elemanı gelmesiyle fiilen açılmış oluyordu. Aynı yılın ekim ayında şimdi içinde bulunduğu binaları ve lojmanları ile birlikte akademik öğretim yılına başlanmıştı. 1995 - 1996 akademik öğretim yılında Yüksekokulumuz tek program ve yirmi öğrencisi ile eğitim ve öğretim yılına başlamıştı. Yedi sene zarfında üniversitemizin paralelinde, hızlı adımlarla büyümeye devam etmiştir. Bugün yedi program ve 1000 öğrencisi ile bölgesinde göz doldurmaktadır. Yüksekokulumuzun iki yüz metrekarelik ve beş bin ciltlik bir kütüphanesi, ayrıca ellişer monitörlük iki bilgisayar laboratuarı mevcuttur. Iğdır Meslek Yüksekokulu, kantini, lojmanları ve misafirhanesiyle kendisine ayrılan alanda ağaçlandırma çalışmasını da tamamlayarak artık kabına sığmaz duruma gelmiştir . Iğdır'da yükseköğrenim gençliğine hitap eden ve beş bloktan oluşmuş, iki yüz elli kız, iki yüz elli erkek toplam beş yüz kişilik Kredi Yurtlar Kurumu'na ait yurt oluşumunu da tamamlamış durumdadır. Yurdumuzun çok değişik bölgelerinden gelen bin üniversiteli gencimizin sadece %17 si Iğdırlıdır. Akademik personeli ile, idari personeliyle, öğrencisiyle, bünyesinde bin kişiyi aşkın insanı barındıran bir kurumun bölgeye ekonomik yönden hiç şüphesiz çok büyük katkıları vardır. Hem bir yükseköğretim kuruluşunu yalnız ekonomik getirisi ile değerlendirmek de olaya eksik bakmak anlamında olur.
Yüksekokulumuz üniversitemizin bünyesinde emsalleriyle yarışacak durumdadır. Sergi ve konferanslar, seminerler, araştırma çalışmaları, kültürel ve sportif faaliyetleriyle de yalnız kendi içinde değil, çevresine de örnek teşkil etmiştir.


Üniversitemiz Rektörü Sn. Prof. Dr. Necati KAYA, üniversitemizi dışa ve özellikle Türk Cumhuriyetlerine açmada çok aktif ve başarılı olmuştur. Nahçivan Özerk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Gürcistan, vb. komşu cumhuriyetlerin Devlet Üniversiteleriyle kültürel anlaşmalar çerçevesinde gidiş gelişler, konferans - seminerler, sportif yarışmalar, sergiler, paneller tertiplenmiş, böylece komşularımızla olan ilişkilerimiz, ticaret, turizm dahil her sektörde bulunduğu seviyeden daha ileriye götürülmesinde çok faydalı olmuştur.


Iğdır Meslek Yüksekokulu da bu çerçevede komşu Nahçivan Devlet Üniversitesiyle ilişkilerini sürdürmeye devam etmektedir.
Iğdır Meslek Yüksekokulumuz, her türlü zararlı kadrolaşmalara kesinlikle kapalı bir şekilde, mevcut akademik ve idari personeliyle özverili olarak bilimsel çalışmalarını sürdürmektedir. Yüksekokulumuz, çağdaş bir cumhuriyet üniversitesinin bünyesinde, anayasamızın ve yükseköğretim yasasının temel ilke ve amaçlarını esas almıştır. Dolayısıyla ülkemizin bölünmez bütünlüğü, Atatürk İlke ve Devrimleri, Atatürk Milliyetçiliği, Laiklik ve demokrasiye bağlılık konusunda da başta Iğdırlımızın ve ülkemizin ödün vermez bir teminatı görevini de üstlenmiştir. Bu açıdan da örnek bir kuruluşumuzdur. Bu bilim yuvasında ön lisans seviyesinde yedi dalda diploma verilmektedir. Meslek yüksekokulumuzdan mezun olan üç yüze yakın gençlerin %50 ye yakını resmi işlerde, diğerleri de programlarımızın güncel ve popülerliğinden dolayı rahatlıkla özel sektörde iş bulabilmişlerdir. Iğdır Meslek Yüksekokulu'nun kendisinden bekleneni çok rahatlıkla yerine getirdiğine inanıyorum.
Tüm öğrencilerimin derslerine girdiğim için hepsini yakından tanıma fırsatım oldu. Türkiye nakşında her biri apayrı bir bölge gülü olan öğrencilerimin hayatta da başarılı olacaklarına inanıyorum. Hazırlanan yıllık kadar pırıl pırıl olduklarını görüyorum.
Doğruluğu, dürüstlüğü, çalışkanlığı, Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlılığı, vatan, millet, bayrak sevgisini daima şiar edinen öğrencilerimizin başarılı olmamaları için hiç bir sebep yoktur. Çünkü bu gençlerin hepsi Atatürk'ün "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." ilkesine bağlıdırlar.


Öğrt. Gör. Turgut ÖCAL
Iğdır Meslek Yüksekokulu Müdürü

Akademi

14 Eylül 2008

BÖLÜMLER

  • Muhasebe
  • İşletme
  • Pazarlama
  • İthalat ve İhracat
  • İthalat ve İhracat
  • Turizm ve Otelcilik
  • Bilgisayar Programcılığı
  • Maliye
  • İşletme 2.Öğretim
  • İthalat-İhracat 2. Öğretim
  • Elektrik 2. Öğretim
  • Hazır Giyim 2. Öğretim

AKADEMİK PERSONEL SAYISI

Yüksekokulumuzda 16 öğretim görevlisi 2 okutman olmak üzere 18 akademik personel görev yapmaktadır.

SON 5 YILA AİT ÖĞRENCİ SAYILARI
ÖĞRETİM YILI ÖĞRENCİ SAYISI
1997-1998 180 Öğrenci
1998-1999 360 Öğrenci
1999-2000 630 Öğrenci
2000-2001 720 Öğrenci
2001-2002 954 Öğrenci

Iğdır'ın Tarihi

Iğdır''ın adı; 24 Oğuz boyundan 21’ncisi sayılan İç-Oğuzlar-Üç-Ok kolunun ve Oğuz Han''ın altı oğlundan biri olan Cengiz Alp''in en büyük oğlu olan "Iğdır Beğ" den gelmektedir. Bu boyun ilk başbuğu Iğdır Beğ''dir. Iğdır''ın kelime olarak manası "iyi, büyük, yiğit başkan, ünlü ve sahip" gibi anlamlara, Yazıcıoğlu ve Resid-Üd-Din''e göre ise "iyi, ulu, bahadır" manalarına gelmektedir.

Iğdır Beğ, dört kardeşin en büyüğüdür. Kabilesi Aras havzası ve Azerbaycan bölgelerine yerleşmiştir. Bunun en büyük delili Yıldırım Beyazıt''ın 1402 yılında yapılan Ankara Savaşında Timur''a yenilmesine sevinen Hıristiyan alemi, tebrik için Timur''a birçok elçi göndermişlerdir. Bu elçilerden biri olan İspanyol Klaviyo''nun anlattığı gibi Iğdır Kalası (Iğdır Korganı) bugün Ağrı Dağı eteklerinde halen harabe halinde bulunmaktadır. Klaviyo, buraya "kayalık üzerinde duran bir kal''a” diyerek, adının da "Iğdır" olduğunu belirtmektedir.

TARİHİ YAPISI :

Prehistorik (Tarih Öncesi), çağlardan bu tarafa önemli bir yerleşim merkezi olmuş Iğdır ve çevresindeki yerleşmelerin ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, yapılan ilmi çalışmaların büyük çoğunluğu Orta Asya''dan geldikleri kabul edilen Hurriler''in bölgenin ilk sakinleri olduklarını göstermektedir.

M.Ö. 5000-4000 yıllarında; bugünkü Azerbaycan, Sürmeli Çukuru ve Doğu Anadolu''da yerleşen Hurrilerden sonra, M.Ö. 3000-2000 yıllarında Mitanniler, Etiler, Asurlular, Kimmerler, Metler, Persler, Sümerliler ve Subailer gibi kavimlerin Orta Asya''dan gelerek Ağrı Dağı yamaçlar, Aras Havzası ve Doğu Anadolu''da ikamet ettikleri sanılmaktadır.,

M.Ö. 1200 tarihlerinde Trakya''dan kalkarak Boğazlar üzerinden Anadolu''ya geçen Trako-Frigler, bölgede hüküm sürdüren Etilerin hakimiyetine son vermişlerdir. Bu sıralarda, Doğu Anadolu''da Hurriler''in soyundan geldiği kabul edilen ve tarihe Urartular olarak geçen küçük bir krallık Asurlulara tabi olarak yaşamakta idi.

Asurluların dahili kavgalarla zayıflamaları güneydeki KASİT kabilesinin idareyi ele geçirmesine sebep olmuştur. Daha sonra çok kuvvetlenen ve Mısır''a kadar ilerleyen Asurlar, bir türlü hakimiyetleri altına alamadıkları Urartuları tanımak zorunda kalmışlardır.

M.Ö. 1100-800 tarihlerinde kraliyet merkezi Van''da bulunan ve bütün Doğu Anadolu''yu idaresi altında tutan Urartu Krallığı, kendisine bağlı küçük beylik ve krallıklar kurmuştur. Bunlardan biri de Sürmeli adıyla bilinen ve halen harabe halinde bulunan "KARAKALE" şehridir.

Iğdır ve Çevresi VII. yüzyıla kadar Urartuların elinde kalmış, bu tarihten sonra M.Ö 665 yıllarında atlı göçebe halinde yaşayan İskit-Saka Türkleri Kafkasları aşarak bölgeye gelmişler ve Urartuların hakimiyetine son vermişlerdir.

Ön Asya ülkelerinde Milli destanlarımızdan sayılan Dede Korkut Oğuznamesi; Sakaların bey ve kumandanlarını anlatmaktadır. Aras, Dicle, Kür ve Çoruh nehirleri kıyılarına yerleşen Sakaların bu mıntıkalardaki eserleri bugüne kadar yaşamaktadır.

M.Ö. 642-226 tarihleri arasında bugünkü İran ve Doğu Anadolu''da hüküm sürdüren Sasaniler, II. Yezdigerd zamanında, o zamanlarda beylik halinde bulunan Kağızman''da Kamsarakanlı, Aras ve Doğubeyazıt''ta Bağratlı, Muş ve Malazgirt bölgelerindeki Oğuzlar''ı hile ile yok etme mücadelesi vermişlerdir.

M.S. 481''de Ağrı dağı yamaçlarında (Arkori-Akuri/Ahura Köyü) yapılan savaşlarda Oğuzlar tarafından ağır bir hezimete uğratılan Sasaniler, bu yenilginin acısıyla 50 yıl kadar Oğuzlar''la savaşmışlardır.

Doğu Anadolu ile yakın alakası bulunan Bizanslılar, Sasanilerle çok savaş yapmışlar, Doğudan Sasaniler''e saldıran Göktürk ve Ak Hunlar''ın da yardımıyla Sasanileri Aras Nehri boylarında ağır bir yenilgiye uğratmışlardır.

M.Ö. 149 yıllarında Bulgar Türkleri olan Arsaklı Türkmen göçebeleri Sakaları yenip Karakale''yi kraliyet merkezi yapmışlardır. 366 yıl Arsaklıların elinde kalan bölge, kısa bir süre Bizanslıların eline geçmişse de Kars''ta kurulan Bargatlı krallığı bölgeyi Bizanslılardan geri alarak M.S. VII. yüzyıla kadar hüküm sürmüşlerdir.

Hurriler''den sonra; Mitanni, Urartu, Met, Pers, Arsaklı, Sasani gibi devletlerin idaresinde kalan bölge, M.S. 638 yılında Hz. Ömer zamanında İslam ordularının, ARARAT eyaleti üzerinden Gökova denilen Doğubeyazıt düzlüğünden geçerek Aras boylarına inmesiyle, Müslüman-Hrıstiyan savaşlarına da sahne olmuştur. Birkaç kez Araplar ile Bizanslılar arasında el değiştiren bölge 1064 yılında Seçuklular (Oğuzlar)''ın hakimiyetine girmiştir. 1074''de Anı ve Kars''ı da Bizanslılardan alan Selçuklular bölgenin kesin hakimi olmuşlardır.

Doğudan bir kasırga gibi önüne ne çıkarsa kasıp kavuran MOĞOL istilası, 1239''da bölgeyi de etkisi altına almıştır. Moğolların zayıflamasından sonra birçok bölgede olduğu gibi bu bölgede de KARAKOYUNLULAR ve AKKOYUNLULAR gibi Türk beyliklerinin idaresini kısa bir süre de olsa görmek mümkündür.

1514 Çaldıran Savaşı ve 1534 Tebriz Seferi ile bölge kesin olarak Osmanlılar''ın eline geçmiş ise de, Osmanlı Devletinin gelişen siyasi olaylar yüzünden zayıflaması Iğdır''ın kaderini de etkilemiştir.

1746-1827 yılları arasında İran idaresinde kalan bölge, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı (93 harbi) sonunda 42 yıl Rus işgaline maruz kalmıştır. 1917 Ekim devriminden (Bolşevik İhtilali) sonra içine düştüğü siyasi bunalımdan kurtulmak isteyen Rusya, diğer devletlerle Brest-Litovks muahedesini imzalamasıyla bölge tekrar Türklere geçmişse de 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesiyle ordu bölgeden çekilince mıntıka Ermeniler''in mezalimine sahne olmuştur.

Brest-Litovks muahedesiyle bir yandan işgal ettiği Osmanlı topraklarından çekilen Rusya, diğer yandan da devamlı olarak kukla gibi kullandıkları Ermenileri bölgede büyük bir Ermenistan devleti kurabilecekleri yönünde cesaretlendirmiştir.

Ermenilerin "taşnak", "sutyan" ve "hıncak" adındaki terör örgütleri bölgede bir Ermenistan devleti kurmak için akla gelmedik işkence ve katliam yaparak bölgedeki Türk nüfusunu yok etmeye başlamışlardır. Bu katliamlardan günümüze bir çok toplu mezar kalmıştır. 1986 yılında Prof.Dr. Enver KONUKÇU başkanlığındaki bir ekip merkez ilçeye bağlı Oba Köyünde bulunan bir toplu mezarı açarak Türk ve dünya kamuoyuna göstermiştir. Daha sonraları Hakmehmet Köyü ile Gedikli Köylerindeki toplu mezarlar da açılmış, yetkililer tarafından tescil edilerek kamuoyuna sunulmuştur.

Oba köyünde olduğu gibi Küllük, Hakmehmet, Hakveyis, Kadıkışlak, Alikamerli gibi köylerde de toplu mezarların olduğu olayların canlı şahitleri tarafından yıllardan beridir anlatılmaktadır.

Nihayet, 14 Kasım 1920 tarihinde 15. Kolordu Komutanı Kazım KARABEKİR komutasındaki kahraman Türk ordusunca, Ermenilerin Aras nehrinin kuzeyine püskürtülmesiyle Iğdır ve çevresi kesin olarak Türkiye''nin mukaddes topraklarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Nitekim, bölgede 14 Kasım tarihleri İlin düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümü olarak her yıl törenlerle kutlanmaktadır.


TARİHİ KRONOLOJİ


M:Ö 4000-810 Huriler M.Ö. 810-785 Urartular M.Ö. 785-400 Sakalar M.Ö: 400-M.S. 200 Bağımsız Dönem M.S.200-439 Küçük Arsaklı Devleti 439-646 Sasaniler 646-1064 Müslüman Araplar 1064-1239 Kayılar 1239-1256 Çingizler 1256-1355 İlhanlılar 1355-1404 Timur Egemenliğindeki Türkmen Beyleri 1404-1469 Karakoyunlular 1469-1502 Akkoyunlular 1502-1514 Safavi Devleti 1514-1736 Osmanlı İmparatorluğu 1736-1827 İran Devleti (Revan Eyaleti) 1827-1917 Rusya Egemenliği (Sürmali Sancağı) 1917-1920 Ermeni işgali 14.11.1920 Ermeni İşgalinden kurtulması 1934 Iğdır’ın İlçe oluşu 27 Mayıs 1992 Iğdır’ın İl oluşu İlk belediye teşkilatının 1923 yılında kurulduğu Iğdır, 1934’te İlçe merkezi, 3 Haziran 1992 tarih ve 21247 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe
giren 3806 sayılı kanunla da “İl” yapılmıştır. Aynı kanunla Karakoyunlu beldesi de “İlçe” statüsüne kavuşturularak Aralık ve Tuzluca İlçeleriyle birlikte Iğdır İline bağlanmıştır.

Doğu Anadolu Bölgesinin Erzurum-Kars bölümünde yer alan Iğdır İlinin kuzey ve kuzeydoğu sınırını Aras nehri ve bu nehrin yatağı boyunca geçen Ermenistan sınırı teşkil eder. Bölgenin, doğu ve güneydoğusunda Nahcıvan ve İran, güneyinde Ağrı İli, batısında ve kuzeybatısında ise Kars İli yer almaktadır.

Coğrafi Genel Bilgileri


Yüzölçümü 3.588 Km.yi bulan bölgenin Ermenistan ile hududunu boydan boya Aras Nehri teşkil etmekte olup, hattı 51 km.dir. İl, Dünya coğrafyasında eşine ender rastlanabilecek bir özelliğe sahiptir. Bir yandan yurdumuzun en büyük ve dünyanın sayılı büyük dağlarından biri olan büyük Ağrı Dağı''nın 5165 metre yüksekliğindeki buzullarla kaplı sivri tepeleri ile diğer taraftan yüksek Doğu Anadolu platosunda ortalama rakımı 800-900 metre arasında değişen ve turunçgiller ile zeytin dışında her türlü meyve ve sebzenin bolca yetiştirilebildiği bereketli Sürmeli (Aras) çukurunu
bünyesinde iç içe barındırmaktadır. İlin güneyinde yükselen Ağrı Dağı''nın zirvesindeki kar ile ovada yetişen pamuğun rengi soğuk ve sıcağı adeta yan yana getirmektedir. Bu özellikleri onu, yurt sathında "Doğunun Çukur ovası" olarak tanınmasını sağlamıştır.

Doğu Anadolu gibi yüksek platolar ve dağlık bölgelerin geniş yer kapladığı bir bölgede bulunan İl, gerek iklim, gerekse toprak ve bitki örtüsü gibi tabii çevre özellikleri bakımından oldukça farklı özellikler gösterir.

Bölge, Aras Nehri''nin birtakım birleşme boğazları ile birbirlerine bağladığı depresyonlardan (çöküntülerden) birisini oluşturur. Ancak, bu depresyon bölgesi, Aras nehri ve bu nehrin yatağı boyunca geçen Türkiye-Ermenistan sınırı tarafından hemen hemen iki eşit parçaya bölünmüştür. Sınırlarımız dışında kalan Erivan (Revan) ovası ile Iğdır Ovası''nın birlikte oluşturduğu bu depresyon bölgesinin tümüne "Sürmeli çukuru" da denilmektedir. Fakat yörede bu çukurluğun sınırlarımız içerisinde kalan kısmına "Sürmeli Çukuru", Ermenistan sınırları içerisinde kalan bölümüne ise "Sahat çukuru" adı verilmektedir.

Sürmeli Çukuru, Arpaçay''ın Aras''la birleştiği Ergüder mevkiinden başlayıp, Aras nehrinin ülkemiz sınırlarını terk ettiği Türkiye-İran-Nahcıvan sınırlarının birleşme noktasına kadar devam eder. Yükseltisi, batıdan-doğuya ve güneyden-kuzeye doğru azalan bu çukurluğun merkezinde Iğdır şehri kurulmuştur.

Aras nehri boyunca doğu-batı doğrultusunda uzanan Iğdır Ovası, Batı Iğdır, Doğu Iğdır ve Dil Ovası’ndan oluşmaktadır. Iğdır Ovası''nın güneydoğuya doğru bir uzantısı durumunda olan Dil Ovası (Dil Ucu), aynı zamanda ülkemizin en doğu uç noktasını (44 48'') oluşturur.

Bölgenin güneyinde, kabaca batı-doğu doğrultusunda uzanan Orta Toroslar''ın uzantısı ve Munzur dağlarıyla başlayıp Karasu-Aras dağlarıyla devam eden dağlık kütlenin doğudaki bölümü yer almaktadır. Bu bölüm üzerinde yer alan dağlar sırasıyla batıdan doğuya doğru Durak Dağı(2811) m), Zor Dağı (3.196 m), Pamuk Dağı (2.639 m) (Pamuk Dağı geçidi ile Büyük Ağrı Dağı’ndan ayrılan Pamuk Dağı ve Zor Dağı batısındaki Asma Geçidi ile Durak Dağlarından ayrılmaktadır. Pamuk Dağı ile Zor Dağları arasında Çilli Geçidi bulunur.) Büyük Ağrı Dağı (5.165 m) ve Küçük Ağrı Dağı (3.986 m) dağlarıdır. Türkiye''nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı, İran ile tabii bir sınır teşkil eder. Anadolu ile Asya''dan uzanan sıradağların bir nevi buluşma noktasıdır.

Coğrafi Durum - Bitki Örtüsü


Bölgede, genel olarak depresyon alanı çevresinde yarı kurak iklim şartları, yüksek kesimlerde ise yarı nemli soğuk iklim şartları hüküm sürer. Bu özelliklere bağlı olarak ağaç yetiştirme sınırının altın da bulunan ve yarı kurak iklim şartlarının görüldüğü depresyon alanına step vejetasyonu, yüksek kesimlerde dağ stepi ve Alpin vejetasyonu mevcuttur. Bölge, iktisadi anlamda orman zenginliğinden büyük ölçüde yoksundur.

Ovanın, tuzlu-alkali topraklarında genellikle tuzcul bitkiler görülür. Bu vejetasyon, daha çok Doğu Iğdır ve Dil ovalarında yaygın dır. Söz konusu bu yörelerdeki çorak arazilerde genellikle “kazayağı” familyasına ait bitki türlerine rastlanır. Özellikle taban suyunun yüksek olduğu alanlarda ve bataklıklarda sazlık ve kamışlıklara rastlanır, Aras nehri kıyısında elverişli bir yerleşme ortamı bulan söğüt ve yabani iğde ağaçları, su taşkınlarının etkilerinin azaltılmasında yardımcı olurlar.

Büyük ve Küçük Ağrı Dağları nın kuzey ve kuzeydoğu eteklerin de, Aralık ilçesi dolaylarında kumcul bitkiler yaygın olarak görülür. Büyük Ağrı Dağının kuzey kesimlerinde geniş yer kaplayan ve yer yer alüvyonlar üzerine kadar akmış bulunan genç bazalt örtüsü üzerinde çok fakir bir bitki örtüsü nün varlığı dikkati çeker. Yine adı geçen dağların kuzey yamaçların da huş ve titrek ağaçcıklarına rastlanır.

Iğdır Ovası, prehistorik (tarih öncesi) çağlardan bu yana önemli bir yerleşim merkezi olduğundan, kültürel faaliyetler doğal vejetasyonu önemli ölçüde değiştirmiş ve ovanın geniş bir bölümü tarım alanı haline gelmiştir. Ovanın sulana bilen kısımlarında, genellikle endüstri bitkileri ve meyvecilik faaliyetleri ön plandadır.
Coğrafi Durum - İklim Özellikleri
Iğdır Ovası ve çevresi, Türkiye ve Doğu Anadolu ölçüsünde kendine özgü iklim özellikleriyle “mikro klima” alanı içine girmektedir. Iğdır Rasat İstasyonunun 40 yıllık ölçümlerine göre, bu merkezde yıllık sıcaklık ortalaması 11.6. C°, yıllık ortalama sıcaklık farkı ise 29.2 C° kadardır. En yüksek sıcaklık değerlerine Ağustos 41.8 C°, en düşük sıcaklık değerlerine de Aralık ayında -30.3 C° rastlanmaktadır. Donlu günler sayısı 112.5 gün, yıllık ortalama yağış tutarı 257.6 mm. kadar olup, yağışların yarıdan fazlası 154.6 mm. ile ilkbahar ve yaz mevsimlerine isabet etmektedir. En az yağış ise 47.8 mm ile kış mevsiminde düşmektedir.

Yıllık ortalama sıcaklık değeri, 11.6 C° olarak tespit edilen Iğdır’ın çevre yerleşim birimlerinde ise bu değerler, Iğdır’ın yaklaşık 50 km. güneyinde bulunan Doğubeyazıtta 8.6 °C, 85 km. güneybatısın daki Ağrı’da 6.5 C° ve 130 km. kuzeybatısındaki Kars’ta 4.3 C° kadardır. Görüleceği gibi Iğdır Ova sı, çevresindeki yüksek dağlar ve plato bölgelerinden sıcaklık şartları bakımından belirgin bir şekilde ayrılmaktadır. Kısa mesafede sıcaklığın bu ölçüde değişmesi, topoğrafik yapıdan kaynaklanan yükselti farkının bir sonucu olarak düşünülebilir. Gerçekten de yaklaşık 1600- 1700 m. yüksekliklerde bulunan çevre yerleşim birimlerine göre İğ dır Ovası, 800-900 metre yük seklikte ve etrafı dağlarla çevrili bir havza konumundadır. Bunun yanında yıl içinde atmosfer
dolaşım şartları ve bölgeyi etkileyen hava kütleleri sıcaklık şartlarının ova ile çevre plato bölgesinde bu bakımdan farklı sonuçlar doğura cağı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Ovada, genel olarak doğudan batıya doğru gidildikçe yıllık orta lama sıcaklık değerlerinde bir azalmanın olduğu dikkati çeker. Nite kim, Dil Ovasında bulunan DÜÇ. Rasat İstasyonu’nun ölçümlerine göre, 12.8 C° olan yıllık sıcaklık ortalaması, Iğdır’da 11.6 C°, Tuzluca ilçesinde ise 10.3 C° dolayına düşmektedir. Kuşkusuz, bunun sebebi olarak, doğudan batıya doğru yükseltinin az da olsa artmasını göstermek mümkündür.

İlde sıcaklığın mevsimlere göre dağılışı gözden geçirildiğinde ilginç bir durumla karşılaşılır. Aralık, Ocak ve Şubat aylarının sıcaklık ortalamasının fazla düşük

olmaması, bölgede zaman zaman görülen aşırı soğuklar hariç, kış mevsiminin fazla soğuk geçmediğini göstermektedir. İlkbahar mevsiminde sıcaklık ortalamasının 10.0 C°nin üstünde bulunmasından, bu mevsimde havanın ısınmaya başladığı anlaşılmaktadır. Yaz mevsimi sıcaklık ortalaması ise, 24.0 C°’nin üstüne çıkmaktadır. Bu bakımdan, özellikle bölgenin doğu kesiminde bulunan Aralık DOÇ. Rasat İstasyonuna ait yaz mevsimi ortalamasının 25 C°nin üstüne çıkması dikkat çekicidir. Bu değer, yurdumuzun güney ve batısındaki bazı istasyonların (Örneğin; Alanya 26.1 C°) değerlerine yakın bulunmaktadır. Sonbahar mevsiminin ortalama sıcaklık değeri ise, ilkbahar mevsimine benzerlik göstermektedir.

Bölgede, donlu günler sayısı, Kasım ve Mart aylarında 14 günü aşarken Aralık, Ocak ve Şubat aylarında 24 günün üzerine çıkmak tadır. Bu durumda don olaylarına kış mevsiminde sıkça rastlandığı söylenebilir. Nisan ve Ekim aylarında ise don olaylarına daha seyrek rastlanır.

Iğdır Rasat İstasyonunun 23 yıllık verilerine göre, bölgede yıllık yerel aktüel ortalama basınç, 916 m.b. ‘dır. Bölgede en fazla batı sektörlü rüzgar esmektedir. (SW, W, NW) Bunları, kuzeyden esenler takip etmekte ve en seyrek olarak da, doğu sektörlü rüzgar görülmektedir.

Nisan ayından itibaren bölgeyi etkisi altına alan ve yaz mevsimi boyunca sık esmeleri ile dikkat çeken kuzey, doğu, batı ve güney yönlü yağışsız sıcak hava tipleri mutlak yaz kuraklığına neden ol maktadır.

Iğdır Rasat İstasyonunun 16 yıllık ölçüm sonuçlarına göre, bölge de havanın yıllık ortalama bağıl nem değeri %63’ü bulmaktadır. Bağıl nem oranı, yıl içinde maksimuma aralık ayında (%73), mini muma da Temmuz ayında (%53) ulaşmaktadır.Yıllık toplam 98.8 açık güne sahip bulunan Iğdır’da, bu gibi günlerin yıl içinde en çok görüldüğü ay Ağustos (16.3 gün), en az görül düğü ay ise Nisan’dır (4.0 gün). Bölgede açık günler en fazla Haziran ile Ekim arasındaki devrede görülür. Buna karşılık yılda 65.8 günü bulan kapalı havalar, 10 günün üzerindeki ortalamasıyla en çok Aralık, Ocak ve Şubat ayların da görülmektedir.
Coğrafi Durum - Yağış Özellikleri
Iğdır’da yıllık yağış tutarı, 44 yıllık ortalamalara göre, 257.6 mm. kadardır. Doğu Anadolu Bölge sinde ise bu değer ortalama 559 mm olarak tespit edilmiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi, Iğdır ilin e yıllık ortalama yağış tutarı böl ortalamasının hayli altındadır.

Bölgede yıllık yağış tutarlarının ağılışı gözden geçirildiğinde, genel olarak yağışların doğudan batıya doğru gidildikçe arttığı dikkati çeker. Örneğin; D.Ü.Ç.de 229.0 mm., Iğdır’da 257.6 mm, Tuzluca’da ise 282.4 mm ye yükselmektedir. Kuşkusuz bu durum batıya doğru yüksekliğin artması yanın da, bölgeyi etkileyen nemli hava

kütlelerinin daha çok bu yönde esmesiyle açıklanabilir. Nitekim, bu artış Aras nehri vadi yamaçların daki Kağızman’da 425.5 mm ye, Kars platosunda bulunan Digor’da 475.6 mm ye kadar çıkmaktadır.

Yağışların mevsimlere göre dağılışı gözden geçirildiğinde; mini- mum yağış devresinin kış mevsimine (%18.4), maksimum yağış devresinin ise ilkbahara (%38.0) rastladığı, yaz mevsimi yağışların (%22.2) sonbahar yağışlarından(21.4) fazla olduğu ortaya çık maktadır. Kuşkusuz yaz yağışlarının yıllık toplam yağış tutarı içinde fazla bir pay tutmasında, Haziran ayının Mayıs ayından (46.5 mm) sonra en yağışlı ay (33.6 mm) olmasının büyük etkisi vardır. Bu durumda, bölgede belirgin bir ilk bahar-yaz mevsimi başı (Haziran ayı) yağış maksimumu görülmektedir.

Iğdır Rasat İstasyonunun 44 yıllık ortalamalarına göre, bölgede yağışlı günler sayısı 71.5 gündür. Yine ilde; kırağılı gün sayısı 49.7, kar yağışlı gün sayısı 12.7, karla örtülü gün sayısı ise 20 yıllık orta lamalara göre 32.5 gündür.

Bu verilerden sonra şu sonuçlar çıkarılabilir. Bölgede, Ocak ve Şu bat aylarında kuraklığın söz konu su olduğu, Kasım, Şubat ve Mart aylarının nemli devreyi teşkil ettiği, Nisan-Ekim arasındaki yedi aylık devrede ise su noksanlığının söz konusu olduğudur. Ovadaki en önemli sorun, yağış noksanlığıdır. Ancak; bu durum Akdeniz iklim bölgesinde olduğu gibi yağış rejiminin düzensiz olmasından değil, temelde yıllık yağış miktarının azlığından kaynaklanmakta dır. Şu hale göre, bölgede su sorunu özel bir önem taşımakta ve ovadaki tarımsal faaliyetlerin iktisadi olabilmesi sulama tesislerinin geliştirilmesine bağlı bulunmaktadır.

Bölge, çevresindeki yüksek alanlardan tamamen farklı bir iklime sahip olup, bu farklılıklar sıcaklığın yüksek, yağışların da az olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda bölge, Doğu Anadolu ölçüsünde kendine özgü iklim şartlarıyla bir “yöresel klima” alanı oluşturmaktadır.

Yıl içinde kısa, fakat belirgin bir kış mevsimine karşılık (Aralık, Ocak, Şubat) nispeten uzun bir yaz mevsimi hüküm sürmektedir. Kış aylarında sıcaklık değerleri, seyrek de olsa, -25 ile -30 C°ye kadar düşebilmektedir. Temmuz ve Ağustos aylarında ise, maksimum sıcaklıklar 35-40 C°’yi bulur. Don olayları, Ekim-Kasım arası devrede muhtemel olup, Aralık-Mart arası devrede düzenli olarak görülmektedir.

Iğdır Ovası ve çevresi, Türkiye’nin en az yağış alan yörelerin den biridir. Bölgede yağışlar belirgin bir ilkbahar maksimumu mey dana getirmekte, kış mevsimi en az yağışlı mevsim olarak dikkati çekmektedir.

Karasal bir iklim tipinin egemen olduğu bölgede, yıl içinde altı aydan daha uzun bir devrede az veya çok etkili olan kuraklık, bölge ikliminin hakim karakterini teşkil eder.

Coğrafi Durum - Toprak Özellikleri


Genetikleri yönünden “azonal” topraklar sınıfına giren ova topraklarında hakim olan formasyon bazalttır. Bazaltlar üstünde, muhtelif zamanlarda farklı yerlerden taşınmak suretiyle alüvyal karakterli toprak örtüsü hasıl olmuştur. Batı ve güneydeki yamaç araziler “kolüvyal” karakterlidir. Aras nehri nin, Iğdır Ovası topraklarının bünyesi üzerinde büyük etkisi olmuştur. Geçmiş devirlerde taşkınlar ve Aras nehrinin yatak değiştirmelerine bağlı olarak kil, silt, kum ve değişik bünyede topraklar oluşmuştur. Ovada granüler yapıda olan topraklarda geçirgenlik, su tutma kapasitesi ve havalandırma gibi özelliklerin elverişli oluşuna karşılık, diğer yapılardaki topraklarda bu özellikler zayıftır. Bütünüyle farklı hususiyetler gösteren ova topraklarında kilden
çakıla kadar her çeşit bünyeye rastlanmaktadır. Ancak, taban arazilerde kök bölgesi ve kök bölgesinin altında genellikle ağır ve orta bünyeli, yamaçlarda ise hafif ve çok hafif bünyeli topraklar yaygın durumdadır. Ovanın çeşitli kısımlarında üst ve alt toprakların ağır veya orta bünyede bulunmasına karşılık, dağ yamaçlarına ve Aras nehrine doğru yaklaşıldıkça hafif bünyeli topraklar ağırlık kazanmaktadır. Ova topraklarının büyük bir kısmında derinlik 150 cm’den daha fazla olup, batıdan doğuya doğru gidildikçe, toprak kalınlığı genellikle artmaktadır. Toprak derinliğini sınırlayan çakıl ve kum katmanlarıdır. Bu katmanlar, Aras nehrinin geçmiş devirlerde yatak değiştirmeleri sonucu oluşmuştur. Bundan dolayı bazı alanlarda toprak derinliği 10 cm ye
kadar iner.

Ovanın hemen hemen her tarafında tuzlu, alkali ve borlu topraklara rastlanır. 83.211 hektar yüzölçümüne sahip olan Iğdır Ovasının 36.476 hektarı (%43.8) tuzlu-alkali ve borlu araziler olup, tarıma uygun değildir. Bu gibi sahalara 6.000 hektarı bulan yol, kanal, yerleşme, sazlık ve kamışlık alanları da eklersek, ova yüzölçümünün 41.701 hektarının veya %34den fazlasının tarım dışı olduğu anlaşılır. Ova toprakları, kireç bakımın dan zengindir. Genel olarak toprakların kireç değerleri %10-15 arasında olmakla birlikte bazı arazilerde bu değerler %21-37 arasında değişmektedir. Sulama ve yağışlar neticesi umumiyetle toprak profillerinde nisbi bir kireç yıkanması meydana gelmiş ve mevcut drenaj şartlarına göre kireç alt tabakalar da birikmiştir.

Toprak yapısının düzelmesinde, su tutma, havalanma, ısınma ve geçirgenlik kapasitelerinin kireçce zengin oluşu, bil hassa ıslah sahaları için önem kazanmaktadır. Halen bu sahaların PH değerleri çok yüksektir. Islaha müteakip PH değeri %8.5e düştükten sonra kireç, toprakta aktif hale geçmektedir. Toprakta yeter derecede kireç mevcudiyeti, tatbik edilecek jips miktarını zamanla azaltacak ve toprak ıslahına yardım edecektir. Oba topraklarında bitki adaptasyonu ve ziraati tehdit edecek şekilde bilhassa kök bölgesi dahilindeki çeşitli horizonlar tuzluluk problemini göstermektedir. Genellikle alt ve üst topraklar tuzlu, kök bölgesini altındaki tabakalar tuz bakımından normal bir durum göstermektedir. Daha ziyade ziraat yapılmayan sahaların büyük bir kısmında
yüksek tuzluluk tespit edilmiştir. Ovada tuzluluğun gelişi çeşitli sebeblere dayanmaktadır. Bu sebebler.

a) Civar tepelerde yüzey suları ile ovaya taşınmış olan tuzlar, drenaj yetersizliği dolayısıyla satıhta yoğunlaşmıştır. Yağışların yıkamayı sağlamayacak kadar az oluşu, buharlaşmanın fazlalığı, Aras nehrinden gelen taşkın sularının zaman zaman araziyi basması sonucunda, toprak tarafından sızdırılmayan küvet kısımlarda suların sıtıhta birikerek buharlaşması neticesinde tuzlanmalar meydana gelmektedir.

b) Tuzluluk, toprağın alt horizonlarında ve orjininde mevcuttur. Toprak yüzeyine devamlı olarak çıkan tuzlu suların buharlaşması neticesinde, üst horizonlarda tuz birikmekte ve üst toprağın tuz iyonlarıyla doymasıyla kristalleşmeler oluşmaktadır.

c)Ovada taban sularının tuzlu oluşu da tuzluluğun şiddetini artırmaktadır. Ovada büyük bir saha işgal eden tuzlu-alkali topraklarda; tuzluluğu genellikle Na2Co2 ve alkaliği de Na2Co3 tuzları meydana getirmektedir. Ova topraklarının %37sinde bu sorunla karşılaşıl maktadır. Dil ovasında ise bu oran %87 civarındadır.Ova toprakları genellikle organik madde bakımından fakir durumdadır. Bunun sebebi olarak; kireç fazlalığı, oksidasyonun yüksek oluşu ve tuzlu-alkali sahalarda bit ki örtüsünün azlığı veya hiç olmayışını göstermek mümkündür. Gübrelemeye önem verilmeden yapılan uzun süreli sulamalar sonucu topraklar organik madde bakımından fakirleşmiştir. Bu bakım dan; toprakların çiftlik gübresi kullanılarak organik madde bakımın dan zenginleştirilmesi zorunlu
görülmektedir. Ancak, bölgede çiftlikgübresi aynı zamanda yakacak olarak da kullanıldığından toprakların organik madde bakımından zenginleştirilmesi çok zor gözükmektedir.

Coğrafi Durum - Su Özellikleri


Dışa akışlı bir havza durumunda olan Iğdır ili, Aras nehri ve kolları tarafından dış drenaja bağlanmaktadır. Kaynağını Bingöl dağlarından alan Aras nehri, ovanın batısındaki Karakale dolaylarındaki bir vadiden geçerek, Çalpala köyü yakınlarında ovaya girer. Buradan Koçkıran Köyüne kadar batı-doğu yönünde akan bu nehir, daha sonra güneydoğuya yönelerek Dilucu denilen yerden sınırlarımız dışına çıkar ve daha doğuda Kura nehri ile birleşerek Hazar Denizi’ne dökülür. Iğdır ve Dil ovasında eğimi oldukça az olan Aras nehrinin toplam uzunluğu yaklaşık 930 km. olup, ülkemiz sınırları içindeki uzunluğu 441 km. kadardır. Nehrin Iğdır il sınırları içinde kalan bölümünün uzunluğu ise 131 km. kadardır.

Aras nehrinin rejimi oldukça düzensizdir. Ocak ayında 42.2 m3/sn kadar olan akım değerleri, Şubat ve Mart aylarında çok yavaş yükselmekte fakat gerek karların erimesi ve gerekse ilkbahar yağışları nedeniyle Nisan ve Mayıs aylarında en yüksek değerlerine ulaşmaktadır. Haziran ayından itibaren yağışların azalmasıyla sürekli bir düşüşe geçen akım değerleri Eylül ayında minimum düze iner. Daha sonra sonbahar yağışlarının etkisiyle Ekim ayı içerisinde yavaş bir artış göstermekte, Kasım ve Aralık aylarında ise hemen hemen aynı düzeyde kalmaktadır.

Ovanın diğer önemli yer üstü su kaynakları da; Orta Karasu, Aşağı Karasu, Yakup Deresi, Kara- çomak Deresi, Güngörmez Deresi ve Gaziler Çayı’dır.

Ovanın diğer önemli bir su kaynağı da yeraltı sularıdır. Drenaj etüdü çalışmalarının sonuçlarına göre ovada statik su seviyesi 1-1.5 metre arasında değişmektedir. Ovada yeraltı su seviyesinin en derin olduğu yöre, ovanın kuzeybatısındaki Kasımcan, Hakmehmet ve Çalpala köyleri arasında kalan yöredir. Su seviyesi, ovanın batısından doğusuna doğru genellikle azalır. Ovada taban suyu seviyesinde görülen değişmeler, büyük ölçüde Aras nehrinin taşıdığı su seviyesine bağlı olarak boşaltım görevini yapıp yapmamasına bağlıdır. Bu sebeple ovada yeraltı suyu boşaltımının düzenli olarak sağlanması, öncelikle Aras nehri su seviyesini kontrol altına almakla mümkündür denilebilir.

Ağrı Dağı


BÜYÜK AĞRI DAĞI

Büyük ve Küçük Ağrı dağları; Türkiye, İran ve Nahcivan devlet sınırlarının birleştiği bir noktada yer alır. Küçük Ağrı doğuda, Büyük Ağrı Dağı batıdadır. Her ikisine birden Ağrılar denir. Doğubayazıt ovasının kuzeyinde, ilçe merkezine 15 km. uzaklıktadır. Ana kütleyi Büyük Ağrı oluşturmaktadır. Her ikisinin yamaçlarında oluşmuş pek çok parazit koniler vardır.

Türkiye’ nin en büyük dağı olan Büyük Ağrı dağı (5.137 m.) solmuş volka- nik bir yanardağdır. Ağrı Dağı, Aras güneyi dağının ucu ile bağlantılıdır. Ağrı dağı ile bu sıra dağı birbirinden Pamuk Gediği ayırmaktadır ki, Doğu bayazıt- Iğdır karayolu buradan geçer.

 

Ağrı dağının kuzey batısındaki Iğdır ovasından yüksekliği 4.500 m.. güneyindeki Doğubayazıt düzlüğünden nisbi yüksekliği 3.400 m.’ dir. Bu fark Iğdır ovasının çukurda oluşundandır.

Ağrı dağı, küçük tepeler teşkil etmeden, birbirine tek başına yükselerek dünya volkanlarının en görkemlisi olmuştur . Dağın zirvesinde kar ve buzlarla kaplı bir krater vardır. Bundan örtülü dağın tepesi yaz - kış devamlı karla kaplı olarak beyaz görünür. Büyük Ağrı’nın üzerini bulut örter ve tepe tarafına yazın dahi kar ve yağmur yağar.

Ağrı Dağı yaklaşık 17 km. yarı çapında bir taban üzerine oturmuştur. 1.188 km.2 yer kaplamaktadır. Çevresi 128 km. dir. Dağın tepe tarafı üç çataldır ve en yüksekliği Iğdır’ a bakandır . Kar sınırı 4.000 - 4.500 metreden başlayan dağ, geniş bir alana egemen olduğu için, Karaköse’ nin bir çok yerinden, Iğdır ilinin ve Nahçıvan’ ın her tarafından, Van, Erzurum, Kars, Ermenistan ve İran’ ın yüksek yerlerinden görülebilir. Bu dev kütlenin yakından görünüşü heybetli ve etkileyicidir.

Dağ bir sünger gibi kendi suyunu kendi içine çekerek emer. Dağın emdiği suların bir kısmı Serdarbulak, Yakup, Örtülü ve Topçatan kaynakları ile dışarı çıkar. Ancak yarık bulamayan kar suları dağın eteklerine doğru akar. Dağ eteklerine yaylaya çıkan göçebeler, dağda çok sayıda bulunan evcil ve yabani hayvan bu sulardan faydalanır.

Ülke turizmi yönünden büyük bir öneme sahip olan Ağrı dağı: Her zaman karlı, her zaman dumanlı... Onun başı hep göklerde... Büyüleyici beyaz zirvesi sonsuza asılmış bir bulut gibi ve yeryüzünden tamamen kopmuş görünen efsane dağ Ağrı, türkülere sinmiş, aşıklara ilham kaynağı olmuş...
Büyük Ağrı’ nın kuzey yamacında ve 4.000 m. yükseklikte Küp Gölü adında bir karakter göl vardır.

Dağın zirvesinde Ağustos ayında bile ısı –6 dereceden aşağı düşmez. Yaz mevsiminin sıcak günlerinde normal ısı 0’ ın altında -6*,-10* arasında olur. Yaylası bol, otlaklarının her mevsimde otları görünür. Ağrı dağının yamaçlarında ağaçsı bitki örtüsünün çok seyrek olduğu dikkati çeker. Bazı kesimlerde bodur huş ağaçlarına ve ardıç çalılıklarına rastlanır.

Kışın D. Bayazıt ovasına karla örtülü olduğu halde, Ağrı dağının güney doğu, güney ve güneybatı yamaçlarında kar tutmayan pek çok yer vardır. Kışın buradan “kışlak” olarak kullanılıp koyun otlatılır. Bilhassa inek vadisindeki mağaralar, yüzlerce koyunu barındırabilecek genişliktedir.

Tarihi belgeler , Dede Korkut Hikayeleri ile İstahri ve Mukaddesi gibi Arap yazarlarının verdikleri bilgilere göre, önceki yüzyıllarda Ağrı yamaçlarının ormanlarla örtülü olduğu anlaşılmaktadır . Günümüzde iyice çıplak bir durum kazanan Ağrı Dağının etekleri, çevresine tespih taneleri gibi dizilen köylerde çok sayıda beslenen hayvanlara aşırı otlama yüzünden iyice çoraklaşmakta, hatta erozyon baş göstermektedir. Hafif bir rüzgarda Örtülü, Çiftlik, Türkmen ve Gölyüzü köyleri çevresinde kumırtınası başlamaktadır.

KÜÇÜK AĞRI DAĞI

Ağrı Dağının volkanik kütlesi temelde birdir, sonradan iki büyük koniye ayrılır. İşte bu konilerden doğudakine Küçük Ağrı dağı adı verilir.

Büyük Ağrı’ nın hemen yanı başında yükselen Küçük Ağrı Dağı, oluş ve yapı bakımından Büyük Ağrı’ ya benzer. Bu diğerinin tersine sivridir, tam bir konik çadır şeklindedir. Küçük Ağrı daha sivri, büsbütün susuz ve çıplaktır. Her iki volkan dağın doruk çevresinde dört yana doğru derin sarp yamaçlı ve dar vadiler uzanır.

2.500 metreye kadar ortak bir taban üzerinde yükselen iki koniyi, yani Büyük Ağrı ile Küçük Ağrı dağını 14 km. uzunluğundaki Serdarbulak geçidi ( 2.687 m. ) ayırmaktadır. Bu iki dağın arası kısa ağaçlarla kaplıdır. Küçük Ağrı’ nın karı yaz ortamında tümüyle kalkar.

Küçük Ağrı’ nın tam tepesinde kraterin ağzında göl halinde su birikirse de, bu çukurluğun suları yazın kurur. Yamaçlar diktir, fakat çoklukla kayalık değildir.

Ağrı Dağının Tarihi ve Kültürel Özellikleri:

Ağrı Dağı, Doğu Anadolu'nun, özellikle Ağrı vilayetinin simgesidir. Ağrı dağı yöresinde tarihin çeşitli devirlerinde yaşayan kavimler, bu görkemli dağa kutsal bir yapı gibi bakmışlardır.

Ağrı aynı zamanda dünyanın sayılı dağlarındandır. Nuh tufanına ve Nuh gemisi aramalarına konu olduğundan özellikle yabancı dağcıların ve din adamlarının ziyaretgahı olmuştur. Ağrı Dağının Türk tarihinde ve Edebiyatında da müstesna bir yeri vardır.

Tevrat ta ve bazı kitaplarda Nuh’ un Gemisinin tufandan sonra Ararat dağına oturduğu yazılıdır. Kuran- ı Kerim’ in Nuh suresinde Cudi dağında olduğu belirtilmektedir. Acaba Orta Doğunun çatısı durumunda olan Ağrı Dağının adı Tufan olduğu zaman “Cudi” miydi? Veya Ağrı dağının güney karşısında gemi siluetinin olduğu Meşar dağının eski adı Cudi’ midir?

Ağrı Dağının bütün dünyaya ün salmasının başka sebepleri şunlardır.
Ağrı, Avrupa’ nın bütün zirvelerinden yüksektir, bu dağın bir özelliği de, yek pare bir kütle halinde birden bire yükselmesidir. Bu dünyanın belki en muazzam dağ manzarasıdır. Himalaya ve Antlar gibi ulu dağlarda yükselme tabaka tabaka olduğu için tek başına birden yükseliveren Ağrı Dağının heybetinden mahrumdurlar.

İki kartal yuvası gibi Ağrı dağları efsanelere en çok konu olan dağdır. Geçimsiz iki bacı efsanesi Adem ile Havva efsanesi Nuh’ un Gemisi efsanesi bunların en çok bilinenleridir.

Anadolu dağlarının başı sayılan bu dağ dünyamızın da belli başlı dağlarındandır. Ağrı sadece Türkiye’ nin en yüksek dağı değil aynı zamanda bölgenin tarihi, coğrafyası, iklimi, folkloru ve toplum hayatı üzerinde büyük etkisi olan bir tabiat harikasıdır. Bu dağ sır doludur, kültür doludur.... Bu yüce dağın bağrında nice efsaneler saklıdır. Bunlar yukarda belirtilen efsanelerden ayrı olarak; dağ anaları, kar adamları, dağ canavarları, Şahmeran ve aşk hikayeleridir...... Özellikle mitolojik içerikli olanlar ve Nuh’ un gemisi efsanesi halkın hayal zenginliğinde şekillenerek kalıplara sokulmuştur. Halk, ağzı dili olmayan bu koca dağı dillendirmiştir. Adem ile Havva’ dan başlayıp günümüze kadar devam eden bir çok dini, efsanevi, bazı toplumsal ve aşk olaylarına konu olmuştur.

Ağrı ve Aladağ da Oğuz, Arsaklı ve İlhanlıların yaylakları vardı. İlhan’ lılar sevinçli günlerinde , toplantı - Bayramlarda kurultaylarını burada yaparlardı . Yazı burada ki yazlık saraylarda geçiren İlhan’ lılar, bütün Anadolu ve İran’ ı buradan idare ederlerdi. Ağrı, İran, Kafkasya ve Anadolu üçgeninin tam ortasında bulunduğundan zaman zaman değişik devletlerin kontrolünde olmuş 4. yüzyıldan fazla Osmanlı Devletinin milli sınırları içende kalmıştır. 1878 Berlin Antlaşmasından sonra ve 1. dünya savaşı sırasında Türkiye, Rusya ve İran arasında paylaşılmıştır.

XX. Yüzyılın başında Büyük Ağrı Dağının güney tarafı Türkiye’ ye, kuzeyi Rusya’ ya ve Küçük Ağrı Dağının doğu cepheside İran’ a ait bulunuyordu. 1. Dünya savaşından sonra 16 Mart 1921 de Moskova, 13 Ekim 1921 tarihinde Kars antlaşmalarıyla sınırlar belirlenerek Türkiye- Sovyetler Birliği hududunun Aras nehrinden geçirilmesi üzerine büyük Ağrı Dağının kuzeyinde Türkiye toprakları içine alınmış oldu. 1923 ve 1932 yılında yapılan hudut düzeltmesiyle Küçük Ağrı dağının tamamı Türkiye sınırları içerisindedir. Gezi ve coğrafya kitaplarında Ağrı dağına çok yer verilmiştir. Arap coğrafyacısı İstahri yazdığı kitabında Ağrı’ da pek çok orman ve av hayvanı olduğu hatırlatır. Mukaddesi, Ağrı Dağı yamaçlarında binden fazla köy bulunduğunu yazar. X. Yüzyılda yaşamış olan tarihçe Thomas, Ağrı dağı çevresinde geyik, yaban domuzu, aslan ve yaban eşeği gibi hayvanların çok bulunduğuna işaret eder. 13. yüzyılda Marko Polo da “ Nuh’ un dağı” nda araştırma yapmış, seyahatnamesinde bahsetmiştir.

Ağrı Dağının Ayırıcı Nitelikleri

Türk ve dünya kültüründe Ağrı Dağının özel bir yeri vardır. Gerek yurdumuz gerekse yakın doğu kültürlerinde, Ağrı Dağı ile ilgili pek çok efsane geliştirilmiştir . Ermeni’ lerin kendi ülkelerinin merkezi olduğunu iddia etmeleri, Yahudi kutsal metinlerinde ve Hıristiyanlıktaki Nuh’ un gemisinin bu dağa indiği inancı Ağrı Dağının hem siyasi hemde dini yönden önemini artırmaktadır.

Dağcılık Sporu

Dağa çıkış izinle olmaktadır. Yaz ve kış çıkışları olmak üzere yılda iki defa çıkış yapılır. Y az çıkışları Temmuz, Ağustos ve Eylül, kış çıkışları ise Ocak ve Şubat aylarında olmaktadır. Türkiye Dağcılık Federasyonu özellikle 30 Ağustos Zafer tırmanışını uluslararası boyutta organize ederek dağın tanıtımını da yapar . Her zaman Eli Köyüne kadar çıkmak için ilçe merkezinde arazi tipi araçlar ve kamyonlar bulunabilmektedir. Eli Köy ile 3200 m. kampı arasında katırlarla dağcı yükü taşınmaktadır. İhtiyaç duyulması halinde bir gece konakladıktan sonra 4200 kampına çıkılmaktadır. İklim ve basınç sorunu yaşanmıyorsa direk olarak da çıkılabilmektedir. 4200 kampı yazın buzulun başladığı yer olarak değerlendirilir. Bu kamptan sonra buzul tırmanışı başlar. Sabah çok erken saatlerde tırmanış başlar ve zirve yapıldıktan hemen sonra dönüş başlar. Dönüş hava durumuna göre 3200 kampı olur.

Ağrı Dağının doruğu çok uzaklardan ve geniş bir alandan görülür. İran, Azerbaycan, Van, Kars, Iğdır ve Bitlis’ den açık havalarda yüksek yerlerden bakıldığında bu görkemli dağ görülebilmektedir. Büyük Ağrı’ nın 4 .000 metre yukarılarında her zaman kar bulunur, takke biçiminde doruğu örten karın bir kısmı buzuldur. Genişliği 12 km. ye varan buzun aynı zamanda Türkiye’ de mevcut az sayıda buzullar arasında en büyük olanıdır.

Ağrı dağının yamaçlarında su kaynağı bulunmaz, yukarılardan akıp gelen kar ve yağmur suları vardır ki bunlar fazla aşağılara inmez. Çok yağış almasına rağmen çatlaklar ve andezit yapı suyu hemen emer. Sıcak yaz günlerinde bilhassa dağın güney yamacı bir çöl gibi olur, sadece dağın eteğindeki ( Dip kısmı) köylerde kaynak ve sazlık suları vardır.

Ağrı Dağının eteklerinde özellikle güney doğu eteğindeki inek vadisi denilen yerde her biri yüzlerce hayvan alabilecek genişlikte bir çok mağara oluşmuştur, bu mağaralar hayvan yetiştirilenlerce barınak (kom) olarak kullanılmaktadır. Daha aşağılarda Hallaç köyü yakınında bir de buz mağarası vardır.

Ağrı Dağının güneyinde yer alan Doğubayazıt ovası kuzeyindeki Iğdır ovası ve Sürmeli çukuruna göre yüksektedir .Yani dağın kuzeyindeki ova güneydekinden yüzlerce metre aşağıdadır.

“AĞRI” ADI NEREDEN GELİYOR

Ağrı dağının adı zaman zaman değişik söylenmiştir.

Çeşitli tarihlerde Ağrı’ ya Argı, Han Argı, Argurı, Arkuru, Ark dağı, Argı dağı denilmiştir. Selçuklular buraya yerleştikten sonra Eğri dağ, bilahare Ağrı dağ adını aldı. Zamanla Ağrı dağı, şekline dönüştü. Halk bazen Kire / kıra olarak da ad vermektedir.

 

1938’ den beri İl, sınırları içindeki Türkiye ’ nin bu en yüksek dağı olan Ağrı dağına izafeten AĞRI olarak isimlendirilmektedir.

“Urartu” adının bu kavme, güneydeki Samiler tarafından verildiği ve bunun “Ur-Ar-tu” ( Yukarı ülke, yüksek memleket) manasına geldiği ileri sürülmektedir. Hatta bu isimdeki “Ur” ( yukarı, yüksek) kelimesinin Sümerce’ den geldiği ve Akadlılarca Dicle- Fırat yukarılarının “Yukarı memleket ” manasına böylece anıldığı kanaatine varılmıştır. Bu yüzden, Urartu ülkesinin en yüksek dağlarına da “Ararat dağları” isimleri verilmiş bulunuyor. Sonradan Musevilerle, Hıristiyanlar “ Tevrat” tan alarak bu adı Ağrı Dağına alem etmişlerdir.

Küçük Arsaklı devleti zamanında memleket başlıca 15 eyalete ayrılmış; bunlardan hükümdarların yazlık ve kışlık başkentlerinin bulunduğu yukarı Aras boyu ve Ağrı Dağı çevresinde ARARAT eyaleti adı verilmiştir.

Anlaşılacağı gibi, Ararat, Ağrı dağının adı değil, bu bölgenin Urartu ve Arsaklılar zamanındaki adıdır . Ağrı dağının eski Türkçe’ de “yüksek” anlamına gelen ağrı ve ağru kelimesinden geldiği öne sürülmektedir. Ayrıca ağrı kelimesinin Arapça’ da “ muhteşem ” anlamındaki ağra ile ilgili olduğu da belirtilmektedir. Bu adlar, zamanla söylene söylene halk arasında Ağrı Dağı olarak benimsenmiştir.

HZ. İmam Huseyin (aleyhisselam)'ın Hayatı ve kısaca Kerbela olayı:


İmam Hüseyin (Seyyid-üş Şüheda) (aleyhisselam), Ali (aleyhisselam) ve Peygamber-i Ekrem'in (sallalahu aleyhi ve alih) kızı Hz. Fatıma'nın (aleyhisselam) ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılında dünyaya geldi. (1)

İmam Hüseyin (aleyhisselam) on yıl imamet etti. Yaklaşık altı ay dışında bu müddetin tümü Muaviye'nin hilafeti zamanında en zor koşullar, acı durumlar ve en ağır baskılar altında geçti. Çünkü birinci olarak dini yasalar toplumda değerini kaybetmiş, hükümetin istekleri, Allah ve Resulünun isteklerinin yerini almıştı. İkinci olarak da Muaviye ve dostları bütün mümkün yollara baş vurarak Ehl-i Beyt (aleyhisselam) 'ı ve Şiilerini zor durumda bırakıp,Hz. Ali'nin (aleyhisselam) ismini yok etmek istiyorlardı. Ayrıca Muaviye, oğlu Yezid'in hilafet temellerini atıp pekiştiriyordu. Halkın bir kısmı Yezid'in hiç bir şeye bağlı olmadığından onun hilafetine razı değillerdi. Muaviye de muhalefetlerin çoğalmasını önlemek için daha fazla baskılara başvuruyordu.

İmam Hüseyin (aleyhisselam) zor günlere rağmen ve Muaviye tarafından yapılan her çeşit baskılara katlanıyordu. Hicretin altmışıncı yılında Muaviye öldü ve oğlu Yezid babasının yerinde oturdu.(2)

Biat meclisi, Arapların içerisinde saltanat, imaret ve sair önemli konularda bir genelekti. Toplum özellikle tanınmış kişiler bu konularda sultana yahut emire biat eli veriyorlardı. Biatin ardından itaatsizlik etmek o kavme ar ve zillet sayılırdı. Aynı zamanda imzaladığı şeyden kaçmak kesin suç olarak bilinirdi. Hz. Peygamber (sallalahu aleyhi ve alih) ’in siresinde de bu, baskı olmadan yapılırsa geçerli kılınmıştır.

Muaviye hayattayken tanınmış kişilerden Yezid'e biat almıştı. Fakat İmam Hüseyin'e (aleyhisselam) dokunmayıp, biat teklifinde bulunmamıştı. Özellikle oğlu Yezid'e vasiyet etti ki (3) "Hüseyin b. Ali (aleyhisselam) biat etmezse fazla ısrar etme ve öylece bırak kalsın." Çünkü Muaviye meselenin önünü ve arkasını iyice algılayabilmişti.

Ancak Yezid, gururu ve çekinmemezliği sonucu babası ölünce onun vasiyetini unutup, Medine valisine emir verdi ki, İmam Hüseyin (aleyhisselam)'dan benim hilafetime biat etmesini iste, etmezse başını Şam'a gönder.(4)

Yezid'in isteğini İmam Hüseyin'e (aleyhisselam) duyurulunca İmam (aleyhisselam) geceleyin ailesini alarak Mekke'ye hareket edip İslam'da resmen emniyetli ve güvenceli yer olarak ilan edilen Allah'ın Haremi'ne (Mekke'ye) gitti.

Bu olay, hicretin altmışıncı yılında Recep ayının sonları ve Şaban ayının evvellerinde vuku buldu. İmam Hüseyin (aleyhisselam) yaklaşık dört ay Mekke'de yaşadı. Bu haber yavaş yavaş İslam ülkelerine yayıldı. Bir taraftan Muaviye devrindeki haksızlıklara razı olmayıp Yezid'in hilafetine karşı çıkanlar İmam Hüseyin'in (aleyhisselam) yanına gelip yardım edeceklerine dair söz veriyorlardı. Bir taraftan da Irak'tan özellikle Kufe şehrinden aralıksız mektup gönderip İmam Hüseyin'in (aleyhisselam) Irak'a gelip Müslümanlara önderlik ederek zulüm ve adaletsizliği yok etmesini ısrarla istiyorlardı. Elbette bu durum Yezid için çok tehlikeli idi.

İmam Hüseyin (aleyhisselam) hac mevsimine kadar Mekke'de ikamet etti. Müslümanlar İslam ülkelerinden grup grup hac amellerini yapmak için Mekke'ye akın yaptılar. Bu arada İmam Yezid'in onu öldürtmek amacıyla hacı kılığında bir grup memur gönderdiği haberini aldı. Bunlar amel sırasında ihram altına gizledikleri silahlarla İmam Hüseyin (aleyhisselam)'ı şehit edeceklerdi.(5)

İmam Hüseyin (aleyhisselam) hac amellerini yarıda keserek bir toplantıda kısa bir konuşma yaptı ve Irak'a hareket edeceğini bildirdi.(6) Ve bu konuşmada şehit olacağını da hatırlattı. Müslümanlardan onun yardımına koşmalarını ve bu hedef yolunda kanlarını vermelerini istedi. Ertesi gün de Ehl-i Beyt’ini (aleyhisselam) ve dostlarını alarak Irak'a doğru hareket etti.

İmam Hüseyin (aleyhisselam) biat etmemeğe kesin kararlıydı. Bu yolda şehit olacağını da iyi biliyordu. Umumi fesad, fikri inhitat ve toplumun özellikle Iraklıların iradesizliğiyle pekiştirilen Ümeyye oğullarının büyük ve korkunç savaş gücünün onu yok edeceğini biliyordu.

Tanınmış kişilerden bir grup, İmam (aleyhisselam)‘ın yanına gelip bu hareket ve kıyamın tehlikesini hatırlattılar. Fakat o hazret cevaplarında şöyle buyurdu: "Ben biat etmeyeceğim. Zulüm ve fesat hükümetine boyun eğmeyeceğim. Nereye gitsem, nerede olsam da beni öldüreceklerini biliyorum. Mekke'den ayrılmamın nedeni ise, benim kanımın dökülmesiyle Kabe'nin hürmetinin kırılmamasıdır." (7)

İmam Hüseyin (aleyhisselam) Kufe yoluna koyuldu. Daha Kufe'ye birkaç günlük yol varken Kufe'de Yezid'in valisi tarafından, kendi elçisinin ve tanınmış gerçek dostlarından birinin şehit olup valinin emri ile ayaklarına ip bağlanıp Kufe sokaklarında gezdirildiğini duydu. (8) Kufe ve yöresinin sıkı gözaltına alındığını ve İmam (aleyhisselam)'la savaşacak mücehhez bir ordunun hazırlandığı haberini aldı.İşte burada şehit olmak için kesin karar aldığını açıkça belirtti. Kufe'nin yaklaşık olarak yetmiş kilometre yakınlarında Kerbela ismindeki bir çölde Yezid'in ordusu onları ablukaya aldı. Sekiz gün burada kaldılar. Bu arada günden güne abluka çemberi daralıyor ve sürekli düşmanın sayısı çoğalıyordu. Bilahare İmam (aleyhisselam) çok az ashabıyla birlikte otuz bin kişiden oluşan ordunun muhasarasında kaldı. Ve Kufe'ye doğru hareketini devam ettirdi.

Bu bir kaç gün içinde İmam Hüseyin (aleyhisselam), ordusunun yerlerini ayarlayıp dostlarını tasfiye etmeye karar aldı. Ashabına seslendi. Kısa bir konuşmada şöyle buyurdu: "Bizim ölüm ve şahadetten başka bir yolumuz yoktur. Ben biatımı sizden kaldırdım. Gitmek isteyen, gecenin karanlığından faydalanıp kendisini bu tehlikeli meydandan kurtarsın. Çünkü onlar bir tek beni öldürmek istiyorlar."

Daha sonra ışıkların söndürülmesine emir verdi. Maddi maksatlar için İmam Hüseyin'e (aleyhisselam) koşulanlar sahneyi terkedip dağıldılar. Fakat hak aşıklarından çok azı (40 kişiye yakın yaranı) ve Beni Haşim'den olan akrabaları kaldılar.

İmam Hüseyin (aleyhisselam) yine kalanları toplayıp konuştu ve şöyle buyurdu: "Sizden her kim isterse gecenin karanlığından faydalansın ve kendisini tehlikeden kurtarsın. Onlar bir tek beni istiyorlar." Fakat bu defa İmamın vefalı dostları bir bir kalkıp, çeşitli beyanlarla cevap verdiler ki, biz hiçbir zaman senin önder olduğun hak yolundan dönmeyeceğiz. Senin temiz eteğinden kopmayacağız. Ve elimiz kılıç tutana, kan damarımızdan akana dek savaşıp, senin hürmetini koruyacağız.(9)

Muharrem ayının dokuzuncu gününün sonlarında son teklif (ya biat ya savaş) düşman tarafından İmam (aleyhisselam)’a ulaştı. İmam (aleyhisselam) o geceyi ibadet için vakit alıp yarınki savaşa hazırlandı.(10)

Hicretin 61. yılı Muharrem ayının 10. günü İmam, bir avuç dostlarıyla (toplamı doksan kişiden azdı. Kırk kişi önceden yanında olanlar ve otuzdan biraz fazlası savaş günü ve gecesi düşman ordusundan dönenler, diğerleri de İmam (aleyhisselam)’ın Haşimi akrabaları. Örneğin oğulları, kardeşleri, kardeşi ve bacısı oğulları ve amcası oğullarıydı) sayısız düşman ordusu karşısında saf çektiler ve savaş başladı.


O gün sabahtan akşama kadar savaştılar. İmam Hüseyin (aleyhisselam)), Haşimi gençleri ve sair dostları son kişiye kadar şehit oldular. (Şehitlerin içinde İmam Hasan'ın (aleyhisselam) iki küçük oğlu, İmam Hüseyin (aleyhisselam)'ın bir küçük oğlu ve daha kundakta olan bir yavrusunu da saymalıyız.) (11)

Savaş bittikten sonra düşman ordusu, İmam'ın (aleyhisselam) haremini yağma ettiler ve çadırları ateşe verdiler İmam Zeyn’ül Abidin***** (aleyhisselam)‘ı kızları ve kadınları, şehitlerin başlarıyla birlikte Kufe'ye doğru hareket ettirdiler.


***** (Esirlerin içinde erkek olarak İmam Hüseyin'in (aleyhisselam) yirmi iki yaşındaki oğlu dördüncü İmam Zeynelabidin (aleyhisselam) ağır hasta olduğu rivayet edilir ama İmam (aleyhisselam)’ın hasta olmadığı sadece insanlara böyle görünmesidir.Hastalık ancak bir mikrobun vücuda girmesi ile oluşabilir ama İmam (aleyhisselam)’ın vücuduna bunların giremeyeceği ve İmam (aleyhisselam)’ın bunlardan uzak olduğu ve böyle bir olayın İmam (aleyhisselam)’ın acizliği sayılacağında böyle bir olayın kabulü imkansızdır.)

Kerbela vakası, kadınların esir alınıp, (esirler içinde bulunan) Hz. Ali'nin (aleyhisselam) kızı (Zeynep(selamullahi aleyha) ve dördüncü İmam(aleyhisselam)’ın Kufe ve Şam'daki toplantı yerlerinde konuşmaları Ümeyye oğullarını rezil etti ve Muaviye'nin yıllarca yaptığı tebligatı etkisiz bıraktı. Hatta Yezid, Kerbela'da aciz köleleriyle yapılan bu işlerden kendisini temizlemeye çalıştı. Kerbela vakıası, etkisi geç olmakla beraber Ümeyye oğullarını saltanattan düşürmekle birlikte Şia'nın kökleşmesinde büyük bir amildi.

İslam dininin apaçık bir şekilde ezilmesine neden olan biat, hiçbir koşulda İmam Hüseyin (aleyhisselam) için mümkün değildi.

Çünkü Yezid, İslam dinine ve kanunlarına saygı göstermemekle yetinmeyip, İslam'ı ezmeğe korkusuzca tezahür eden bir kişiydi.

Fakat geçmişleri (babası), dinin kanunlarına din adına muhalefet ediyor ve zahirde dine saygı gösteriyorlardı. Hatta halkın inandığı Peygamber (sallalahu aleyhi ve alih) ve sair dini şahsiyetlere yardım edip, onların yanında bulunmalarıyla iftihar ediyorlardı.

İşte buralardan, bazı tarihçilerin İmam Hasan (aleyhisselam) ve İmam Hüseyin (aleyhisselam) hakkında ortaya sürdükleri görüşlerin yanlış olduğu aydınlığa kavuşmuş oldu. Bazıları diyorlar ki İmam Hasan (aleyhisselam) ve İmam Hüseyin (aleyhisselam) iki değişik tabiata sahiptiler. İmam Hasan (aleyhisselam) sulhsever idi. Kırk bin askeri olmasına rağmen barışı imzaladı. Fakat İmam Hüseyin (aleyhisselam) kıyamı tercih etti. Nasıl ki kırk kişi olmasına rağmen Yezid'le savaşa kalktı.

Çünkü görüyoruz ki Yezid'e biat etmeği kabul etmeyen İmam Hüseyin (aleyhisselam) on yıl kardeşi gibi Muaviye'nin hükümeti döneminde yaşadı (Kardeşi de on yıl yaşamıştı) Ama hiçbir zaman muhalefet etmedi. Gerçekten de İmam Hasan (aleyhisselam) ve İmam Hüseyin (aleyhisselam) Muaviye ile savaşsalar da öldürüleceklerdi ve bunların ölümü İslam'a hiçbir faydası olmayacaktı. Kendisini doğru yolda gösteren, sahabe, vahiy yazarı ve müminlerin dayısı tanıtan ve her hileye başvuran Muaviye'nin siyaseti karşısında etki etmezdi.

 

SOYKIRIM ANITI

24-26 Nisan 1995 tarihleriarasında Iğdır'da düzenlenen "Tarihi Gerçekler ve Ermeniler" konulu Uluslararası Sempozyum'a çeşitli ülkelerden bilim ve siyaset adamları katılmıştır.Sempozyuma Azerbaycan'dan katılan Mimar Prof. Dr. Cafer Gayisi'nin, Ermeniler tarafındankatledilen Türkler hatırasına hazırladığı anıt projesinin katılanlar tarafındanbeğenilmesi üzerine anıt projesinin inşa edilmesinin gerekliliği sempozyum sonuçbildirisinde şu şekilde vurgulanmıştır:

"DoğuAnadolu'da geçmişte kaybettiğimiz bir milyondan fazla şehidimizin aziz hatırasınıgelecek kuşaklara aktaracak ve 24 Nisan'ı Katliam günü olarak kabul edenlere veonlarcası dünyanın birçok yerinde açılan sözde soykırım anıtlarına cevapverecek bir Şehitler Anıtı'nın Iğdır'da açılması ve Oba Köyü'nde bir şehitlikdüzenlenmesiz kararlaştırılmıştır. Iğdır'da inşa edilecek bu anıt; geçmiştekikötü günleri ve bizleri düşman eden sömürgeci devletleri sürekli aklımızdatutmamızı sağlayacak, geleceğimize dostluk, iyi komşuluk ve işbirliği temelindeışık tutacaktır."

Soykırım anıtıiçin seçilen yer, Iğdır şehrinin doğu girişinde yani Azerbaycan, İran veErmenistan'dan gelen yolların kavşağında seçilmiştir. Üçgen biçimli arazininalanı 1.3 hektardır. Ayrıca seçilen araziye dikilen anıt Ağrı dağı fonundayükselmektedir. Anıtın temeli 1 Ağustos 1997 yılında atılmıştır.

Anıt, üçgenarazinin odak noktasında yükselmekte ve temelini 7.20 metre yüksekliğinde tepe-kurganoluşturmaktadır. Türklerin yaşadığı geniş coğrafi mekanda-Avrasya bozkırlarındahükümdarlar ve ordu komutanlarının hatıralarına dikilmiş suni tepeler-kurganlargünümüze kadar yaşamaktadır. Kurganların iç kısmında defin odası bulunmaktadır.Bu eski gelenek Iğdır anıtında da korunmaktadır.

Suni tepenin ortasındakonuşlanan daire planlı salon içerisinde Ermenilerin katlettiği şehitlerin sembolikmezarı bulunmaktadır. Ortasında şehitlerin simgesel mezar taşı olan bu salon, tepeiçerisinde yerleşen soykırım müzesinin de merkezi bölümüdür. Dairevi salondaErmeni vahşeti açılan toplu mezarlara ait resim ve belgelerle sergilenmektedir. Busalondan dışarıya uzanan koridorun sağ tarafındaki odada Ermenilerin yaptıklarıkatliamlara ait fotoğraflar, sol tarafında ise soykırım araştırmaları için birkütüphane bulunmaktadır.

Müzeye giriş kapısıSelçuklu-Türk mimarlık geleneklerine dayanan taç kapı şeklindedir. Taç kapınınmekan tasarımında Kadavalı Osmanlı cami mihraplarına kompozisyon benzerliği devardır. Bu şekilde kaç kapının, kutsal bir mekana açıldığı vurgulanmakistenmiştir. Müzeye giriş kapısı ve çevre şekillerindeki bordo ve siyah renkligranit kaplamada, sayıca az ve oldukça dar pencerelerinden de soykırım olayınınağırlığı ve faciası temsil edilmektedir.

Suni tepe-kurganınortasında yüksekliği 36 m. olan kılıç grubu yükselmektedir. Bunlar masum Müslümanhalkı soykırımdan kurtarmış Türk ordusunun şerefine, onun şehit ve gazilerininaziz hatırasına dikilmiştir. Sayısı beş olan kılıçlar, planda beş köşeli birbiçimde yatmaktadır. Üstten bakıldığında kılıç grubu Türkiye Devlet simgesi vebayrağında olan beş köşeli yıldız görünümündedir.

Eski Türkaskerlerinin, savaştan önce kendi kılıçlarını rüzgar, yağmur ve yıldırımlaraltında keskinleştirme töreni varmış. Ağrı dağı eteklerinde yükseltilen temsilikılıçlar da, böylece güneş, yağmur ve rüzgar altında sertleşecektir. Millihedefleri "bir gün Ağrı dağı çevresini ile geçirmek" olan Ermen8iler,şimdi bu kutsal Türk dağının önünde yükselen Türk kılıçlarınıgörmektedirler.

Beş devlekılıcın eğri uçları yukarıda birleşerek kubbe şeklini almaktadır. Bu haliyle deSelçuklu türbelerine benzeyen biçim ve silueti andırmaktadır. Türk-Oğuz hatıramimarlığında sultanların, kahramanların, kumandanların, nüfuzlu şahıslarınmezarı üstünde kubbeye benzer türbeler dikiliyordu. Selçuklu türbeleri gelenekselolarak yer altı serdabe (mumyalık) katı ve yerüstü kule kısmından ibarettir.Iğdır Soykırım Anıtı da iki katlıdır. Alt kat suni tepe içerisinde olan simgeselserdabe-müze salonudur. Üst kat ise beş kılıç figürünün oluşturduğu kuledir.

Böylece IğdırSoykırım Anıtı'nın mimarlık mekan biçiminde, tarihin en eski çağlarından gelenTürk hatıra mimarlığının üç büyük geleneğini (kurgan, Selçuklu türbesi vemezar taşları) birleştirip,y eni konuya ve çağdaş mimarlık inşaat taleplerineuygun bir kompozisyon oluşturulmaya çalışılmıştır.

İnsan elindekikılıç korkutucudur. Baş başa çatılmış kılıçlar sağlık, huzur ve barışıntimsalidir. Ayrıca ülkenin, milletin savunma gücünü göstermektedir. Kılıçlarınkeskin yerlerinin dışa yönelmesi, dışardan gelecek saldırılara karşı her zamanhazır olma anlamına gelmektedir.

Dairevi müze salonu(temsili mezar), yukarıdan aydınlatan beş köşeli baca, kılıçlar arasındadır.Bacanın örtüsü küçük cam primat olup çadıra benzetilmiştir. Altın rengindekiçerçeveler ve renkli camlardan hazırlanmış bu çadır, Türk bozkır mimarisininşaheseri olmuş Altın Çadırı simgelemektedir. Eski dönemlerde devlet hakimiyetsimgesi olan Altın Çadır üzerinde, devlet bayrağı dalgalanırdı. Yürüyüşte olanordu karargahının tam merkezinde dikilen Altın Çadır özel korunurdu. Antta da,tepesinde Türk Devleti'nin bayrağı dikilmiş Altın Çadırı beş kılıçkorumaktadır.

Kılıcınkutsallığı, onun güzel estetik yapısına da yansımaktadır. Oldukça kullanışlıolan Türk kılıcının kabzası, çoğu zaman değerli metal ve nakışlarla süslenir,onlara özel bir estetik verilirdi. Iğdır Anıtında da kılıç kabzalarını, granitçerçeve içerisine alınmış tunç rölyefler, kabartmalar süslemektedir. Her kılıçkabzasında bozkurt, at ve çift başlı kartal kabartma figürleri tekrar edilmektedir.

Bozkurt, eskiTürklerin baş totemi olup kutsal ve yol gösterici sayılmıştır. Hunİmparatorluğundan başlayarak Osmanlılara kadar bozkurt, milli sembol olmuştur.Türklerin İslamiyeti kabulünden önce bozkut başı, Türk bayrak ve tuğlarınınucuna alem olarak konurdu, sonraları alem hilal ve yıldız olmuştur.

Güçlü,özgürlüğe düşkün ve akıllı hayvan olan bozkurta saygı ve sevgi, Altaylar'danAnadolu'ya kadar bütün Türklerde vardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu GaziMustafa Kemal Atatürk döneminde, paraların, pulların8, resmi binaların üzerinebozkurt tasviri basılmıştır. Kılıç kabzasında kurtuluş simgesi olan bozkurtrölyefinin olması milli değerlere saygı ve Atatürk ideallerine sadakatgöstergesidir.

"Kılıçdevri" tarihte, aynı zamanda "at devri" olmuştur. Türk tarihçilerininyazdıklarına göre "Türklerin yaptıkları büyük fütuhatta en mühim roloynayan iki sanatları olmuştur: At yetiştirme ve madencilik, bilhassa demircilik."Demircilik silah yapmak özellikle kılıç düzeltmek için, at beslemek ise, uzak veönü alınamayan askeri seferler için mecburi idi. Türk askeri uzak seferlere atı,kılıcı ve çadırı ile çıkıyordu.

At eski Türklerinbaş totemlerinden biri olup askerin ayrılmaz dostu ve yardımcısı idi. Savaştarihinde kılıcı atsız, Türk'ü ise kılıçsız ve atsız tasavvur etmek olmaz. Busebeple kılıç kabzalarında, Türklerde yanı zamanda kahramanlık, mutluluk ve güneşsembolü olan şaha kalkmış çılgın at figürü kullanılmıştır. Bozkurt ve atrölyefleri kabzaların yan yüzlerine basılmıştır.

Kabzaların içyüzlerinde çift başlı kartal figürü basılmıştır. Yükseklik, ululuk timsali olankartalın da Türklerde bir totem gibi kutsal sayılması, Altay kaya resimlerindenbellidir. Anadolu'da çift başlı kartal önce Hitti Devleti'nin sembolü olmuş, sonraBizans İmparatorları da onu benimsemiştir. Daha sonra Anadolu Selçuklularının devletsimgesine dönüştürülen çift başlı kartal, bu çok asırlık geleneğin zirvesi,hem de Türklerin Anadolu topraklarında kökleşmesi ve Bizans İmparatorluğu'nuyıkılmasının sembolüdür.

Kabzaların dışyüzlerinde,ş her kılıçta birer asker figürü ardır. Bozkurt, at, kartalkılıçlarda değişmez eski Türk sembolleri olarak tekrar olunmaktadır. Askerfigürleri farklıdır. Her kılıç kabzasında bir tarihi devrin askeri tasviredilmiştir. Bunlar, tarihçe sırasıyla, Hun, Göktürk, Selçuk, Osmanlı ve çağdaşTürkiye askerleridir.

Zaman zaman birbirindenmuhteşem devletler kuran ve şerefli tarih oluşturan Türk askerleri, en muazzamabideler layıktır. Anıt rölyeflerinde tunçlaşmış askerler, tarih boyudevletçiliğin, memleket içinde huzur ve barışın teminatı olan bütün Türk askernesillerinin simgeleridir.

Anıtın temeli 1Ağustos 1997 tarihinde Iğdır Valisi Şemsettin Uzun tarafından atılmıştır. Anıtkülliyesinin çevre duvarları Ahlat taşından örülmüş ve duvarları üzeri dövmedemirlerle süslenmiştir. Müzenin kapı, pencere ve dolapları kestane ağacındanhazırlanmıştır. Kılıçlar, İtalya'dan alınmış "Bianco Maris" adı iletanınan boz Çin graniti, birkaç mimarlık detayı ise borda renkli "AfrikanRed" graniti ile kaplanmıştır.

Anıt inşaatında Türkiye'ninçeşitli bölgelerinden alınmış mermerler; Kayseri'den "Toros siyah",İzmir'den "Teos yeşili" ve "Ege füme", Diyarbakır'dan "Hazarpink", Muğla'dan "Ege bordo", Denizli ve Kütahya'dan"Traversin", Muğla'dan "Bodrum kayran" doğal taşı, İzmir'den"Bergama granit" parke taşı, Antalya'dan "Imyra" doğal taşıkullanılmıştır. Bu çeşitli malzemeler, kullanıldığı yere ve birbirine uygunşekle getirilmeye çalışılmıştır.

Anıt ve Müze"Iğdır İli ve İlçelerini Kalkındırma Vakfı" tarafındanyaptırılmıştır. Bu muhteşem anıt ve müze, öncelikle toplu şekilde katledilmiş,mezarları olmayan şehitlerimizin yüce türbesidir. Bu kutsal türbeyi ziyaret edenherkes, zaman zaman unuttuğumuz şehitleri hatırlayacak, soykırım seviyesine ulaşanfaciamızın nedenlerini araştırmaya çalışacaktır.

KAYNAK:

Giyasi, Prof. Dr. Cafer A.-; Iğdır Soykırım Anıt ve Müzesi,Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2000, s. 5-9.

IĞDIR YÖRESİ HALK OYUNLARI

Iğdır halk oyunları, Türk'ünkendisidir. Yöre insanının duygularını, düşüncelerini en içten biçimde sergiler.Bazen bir ordunun atılışını yansıtan sesli bir tablodur. Cihandaki zaferlerimiziaksettiren canlı bir tarihtir. Bazen Türk'ün ölümsüz ruhu için dikilmiş birbağımsızlık anıtıdır. Bazen bir coğrafyadır, yer yüzündeki dağılışımıza,doğal koşullarımıza göre hareket ve ses alır. Çeşitli figürlerle bir destanolmuş, bir deniz kaynayışına ulaşmış, ovada da bir ipek yumuşaklığıylaincelmiştir. Kıskançlığımız onlardadır, yiğitliğimiz onla/dadır,kahramanlığımız onlardadır, neşemiz, sevincirniz onlardadır. Kısaca bütünyaşantımız onlardadır.
Iğdır' da halk oyunlarının çok büyük birönemi bulunmaktadır. Azerbaycan Türk Halk oyunlarının oynandığı oyunlar, hemenhemen günlük yaşantımızda bize iz bırakan bir olaydan esinlenerekyaratılmıştır.Acı, tatlı, hüzünlü, yiğitlik, savaş bazen de aile içindeyaşanılan olayları mimik ve hareketle canlandırmanın en güzel örnekleridir. Bunedenle oyunlar çok canlı ve incelikle oynandığından izleyenlere büyük bir hazvermektedir.

Mahalli düğün ve eğlencelerde oynananoyunlarla gösteri oyunları arasında bazı farklılıklar vardır. Türkiye' dehalkoyunları arasında yarışmalara başlanıldığında veya bu olayyaygınlaştırıldığında rahmetli Avukat İbrahim BOZYEL tarafından IğdırLisesi'nde oluşturulan bir ekiple gösteri yaparken bir yandan da Türkiye' de çeşitlibakanlıklarca veya kurumlarca düzenlenen yarışmalara iştirak edildi ve büyükbaşarılar elde edildi. Çeşitli defalar Türkiye birincilikleri alındı ve yurtdışında ülkemiz yöre folkloru ile temsil edildi.
Folklorde bu başarıların yanında ikinci birekip de 1986 yılında Merkez Halk Eğitimi Merkezi bünyesinde Ziya Zakir ACARtarafından oluşturuldu. Gittikçe yaygınlaştırılan halk oyunları ekipleri birdenfazla gruplarla sahnelere çıkıp ve büyük başarılar elde ettiler. Çeşitli defalarTürkiye birinciliği, grup birincilikleri elde edildi.
Yarışma ve gösteri oyunlarında en çok oynana oyunların başında Şeyh Şamil oyunugelmektedir. Bunun yanında oynanan oyunlardan bazıları şunlardır. Vağzalı,Kentvari, Yiğitler Reksi, Çay, Tamara, Maral, Terekeme, Sarıgelin, Gazağı, Saytağı,bu gün ayın üçüdür, Şamil, Gaytağı, Tello, Lalbeki, Ayşaf.

IĞDIR YÖRESİ AZERBAYCAN HALK OYUNLARI


Iğdır yöresinde ye çevresinde bilindiğiüzere "Azerbaycan Türk Halk Oyunları oynanmaktadır. Oyunların kendine özgü birdoğuşları mevcuttur. Her oyun belli bir olaydan esinle.erek ortaya çıkmıştır.Oyunlardan bazıları halk arasında şöyle anlatılır:

Maral Oyunu
Bu oyun ormanda ava çıkan avcılar ile Maral(geyik)'ler arasında geçen olaydan esinlenmiştir. Avcılar tüfeklerini gizleyerek arkaarkaya marallara doğru yaklaşmaya çalışırlar (yaklaşma çeşitli figürlerleanlatılmaya çalışılmaktadır. Avcılar bir masal (geyik) sürüsüne yaklaşırlar:Avlarını avlama hırsı ve sevinci içinde bulunan avcılar gözlerine inanamayacaklarıbir olay vuku bulur. Maralların (geyik) hepsi beyaz gelinlikler içinde süzüle süzüleortaya çıkan birer kız görünümünü alırlar. "Maral sözü Iğdır veçevresinde genelde kadınlar ve kızlar için kullanılan bir kelimedir. Maral olaraktabir edilen, çok güzel, eşi ve benzeri tarif edilemeyen biri olarak tanımlanır).Avcılar bu durum karşısında büyülenir her avcı birer genç kızı (maral) alarakeşleşirler, birlikte değişik figürlerle buluşmanın sevincini yaşarlar. Derkendüğün hazırlıkları başlar.

Gelin Havası
Bu oyun özellikle düğünlerin sonunda gelinimasadan alıp götürmeleri sırasında çalınır. Oldukça ağır hareketlerle oynanır.Bu oyun sırasında damatın akrabaları ve ailesi gelinin ailesine sataşmak amacıyla vesevinçlerini dile getirmek isteğiyle ellerine aldıkları kap ve kaşıkları birbirinevurarak müziğe eşlik ederler. Grup şeklinde hem oynanır hem de gelini damatın evinegötürmek amacıyla yürünür. Damat tarafları coşkulu bir şekilde etrafa şekerlerdağıtır. Gelin ailesinde, kızlarının evlerinde ayrılacağı için büyük birhüzün vardır. Damadın ailesinde ise büyük bir sevinç ve coşku vardır. Bu oyunundiğer bir adı da "mirzeyim vağzalı"dır. Bu oyun ve müzikte değişikduyguların hepsi bir anda yaşanır.Ayrılık ve kavuşma gibi...
'
Şeyh Şamil Oyunu
Şeyh Şamil Oyunu Türk'ün direnmegücüdür. Kafkasya'da yapılan uzun savaşlar içinde Türk Kahramanı Şeyh Şamil'indireniş gücünü belirtmek için bu adı aldığı söylenmektedir. Oyun bir kaçbölümde oynanmaktadır. Dua bö1ümü hüzünlü müzikle oynanmakta ve sahnede kız veerkek yerlerini almaktadır. Oyunun doğuşu şöyle anlatılır. Şeyh Şamil'in Ruslarlasavaşın son dönemlerinde yakınlarından bazıları savaşın bitmesini Rusların yalandolu iknaları ve vaatleriyle istemektedirler.Bu olayı Şeyh Şamil'e ancak anasıdiyebilir diye düşünüp ve annesini ikna ederek Şeyh Şamil'e gönderirler. ŞeyhŞamil olaya büyük tepki gösterir ve annesine a1tmış kırbaç cezası verir. Ancakcezayı kendisine de uygulattırır.Kırbaçlar Şamil'e vuruldukça halk acı vehüzünden kıvrılarak çeşitli hareketler yaparlar. Daha sonra bu olay oyun halinegetirilir.
Diğer bir bü1üm bıçak atma olayıdır ve oyun esnasında kız oyuncu göğsünde birtahta parçası ile yere uzanır. Erkek ağzındaki bıçakları but tahtaya ağzıylasaplar. Bu oyunun doğuşu ise şöyle anlatılır. Şamil ve arkadaşları tutsakdüştüklerinde bir gemi ile sürgüne gönderilirken, Rus askerlerinin eğlencelerebaşladıkları ve Şamil'in arkadaşlarını ortada oynattıkları, Şamil'i de oynatmakistediklerini ancak Şamil bıçaksız oynamayacağını bildirmesi üzerine bıçaklarverildiği, bunlarla oynadığı zaman bıçakları arkadaşlarını önüne sapladığıve bir işaret üzerine bıçakları alarak döğüşe geçtikleri ve kurtulduklarınıanlatılmaktadır.

Kıskanç
Üç kişi ile oynanan bir oyundur. Bazen topluolarak da oynanır. Genelde iki kız bir erkekten oluşur. Kızların aynı erkeğe tutkunolmaları ötekinin kıskanıldığının gösteren bir açılışla kızla birlikte,alanın ters köşelerine doğru giderler. Oğlan oyunu tek ve beceri sergileyen birbiçimde sürdürür. ikisini de aynı sevgi sunuşları iletir. ikisinin de gönlünüyapar, geldiklerinde oyun üçlü görünüşünde sürdürülür. Hızlı melodisivardır.

Vağzalı
Son derece zarif melodisiyle, ince yumuşakhareketler bu oyunun halk arasında daha geniş yayılmasına neden olmuştur. Herdüğün töreninde vazlığının cazip edası işiti!ir. Vazlağının düğüntörenlerinde gelin oyununun ritmiyle bütünleştirdiği zarif, sade, ahenklifigürleriyle sergiler.

Gazağı
En eski oyunlardan birisidir. Oldukça çabuk,hareketli, coşkun bir oyundur.Blindiğine göre bir savaşçı oyunudur. Oyunu harbegidenler oynardı. Oyunda çeşitlilik ve teknik açıdan hareketler çoktur. Oyungüzellik, yapı ve incelik bakımından zengindir.

Tamara
Adını, Azerbaycan oyunlarını sergileyenmeşhur Salyanlı Reğgase Tamara'nın şerefine onun adı verilmiştir. Oldukçaçazibedar, lirik oyundur. Esasen kadınlar çoğu zaman da erkekler beraber oynanır.Oyunda rengarenk ritmik vurgular vardır.

Terekeme
Bu oyun çok eski zamanlarda Azerbaycan'damesken kurmuş olan kabilenin adıdır. Terekemeler hayat tarzı olarak ayrı göçebe birhayat yaşayan kabile idi. Aynı müziğe sahip olan Terekeme oyunu iki variantdaoynanır. Birinçi variantda onu yalnız 'kadınlar oynar. ikinci variantda daha çevik,oynaklı ve kırık sesli geniş hareketli oyundur. Bunu kadınlar ve erkekler oynarlar.

Ayşat
Oyun Aras Nehri'nin akışına bakarak sudakihareketlerden esinlenerek ifa edilir. Kızın hareketleri suyun dalgalanmasını, erkeğindönüşü ise girdapları andırır. Bu Bilgiler Ziya Zakir Acarın Iğdır Ve Çevresinde Nevruz Kitabından Alınmıştır

Dostluk ve sevgi günleri diye anılırbayramlar. Kırgınlıkların unutulduğu, küskünlüklerin bir yana bırakıldığıgünler.....
Onun için bayram günlerinde ne olursa olsun belli bir iyimserliğin yayılmasınaçalışılır. Tatlı yiyip tatlı konuşmak, anlayışlı olmaya çalışmak, bizimbirbirinden güzel bayramlarımıza haz bir üsluptur.
İşte bütün bu iyimserliğin bir arada sergilendiği bu güzel ve coşkuyla dolubayramlarımızdan biride Nevruzdur.
 

GEÇMİŞTE NEVRUZ

        İçinde bulunduğumuz Mart ayı, baharmevsiminin başlangıcı gibi güncel konular hemen aklımıza Nevruzu getirir.
Orta Doğu ve Asya’daki halklarca yeni yılın başlangıcı veya bahar bayramı olarakkutlanan bir gündür. Nevruz Arı Dilleri konuşan halklarca güneşin koç burcunagirdiği gün olarak kabul edilir. Nevruz geceyle gündüzün eşit olduğu 21 Martgünüdür. Eski Türkler bugüne “yengi-gün” derler.
Orta Asya toplulukları, İran’da ortak bir kültür öğesidir. Türklerde bir doğavar oluş, diriliş bayramı olarak nitelendirilir. Nevruz Şia, Sünni, Alevi, Bektaşi,gibi Türk topluluklarında sultan nevruz adıyla bilinir. Kazak, Kırgız Tatarlardansultan loruz, sultan nevruz olarak adlandırılır. Batı Trakya Türklerinde sultanMevriz olarak adlandırılan bugün Anadolu’da yada Anadolu dışında   Mart9 u olaraktan kutlamaktadır.
       

        Aynı zamanda Nevruz doğrudan doğruyaTürk dünyasında Türklerin Ergenekon dan çıktığı gün nevruz günü olarak kabuledilir. 5000 yıldan beri bu gelenek bütün Türk dünyasında bilinir ki, güneşinbalık burcundan koç burcuna girdiği gündür. Nevruz tüm Türk dünyasında veçeşitli kültür ortamlarında biraz farklı bir içeriğe ve anlama sahip olsa bilesonuçta yine yeniliği başlangıcı temsil etmektedir.

IĞDIR’DA NEVRUZ

        Bilindiği gibi Nevruz, çeşitlitopluluklar tarafından özellikle geniş bir coğrafyaya yayılan Türk halklarıarasında Narvız, Yeddilenin, Bahar Bayramı gibi isimlerle anılmaktadır. Nevruz kelimeanlamı olarak yeni-gün anlamına gelmektedir.
Nevruz, yeni yılın gelişimini, baharın başlangıcını, toprağın uyanışınısimgeleyen bir doğa, varoluş diriliş bayramı olarak kullanılmaktadır. Iğdır’daher yıl kutlanan bu gelenek 5000 yıldan beri doğu dünyasında bilinmektedir. Nevruzgüneşin Balık burcundan Koç burcuna girdiği gündür. Aynı zamanda nevruz TürklerinErgenekondan çıktığı gün olarak kabul edilmektedir.
Iğdırda Nevruz ile ilgili inançların temelinde toprağa olan sevgi ve tarımsal işgücüne karşı duyulan isteğin yanı sıra bolluğa,refaha kavuşmanın sadece alınteriyle sağlanabileceği düşüncesi vardır.
Iğdırda Nevruz kutlama hazırlıkları hemen hemen bir ay önceden başlar ve ikiaşamadan meydana gelir.
Birinci aşamada genel çevre temizliği dikkate alınır,bu günler Şubat ayınınsonlarına doğru başlar,Mart ayının ikinci haftasına kadar devam eder.Yörehalkı,Nevruzu temiz bir şekilde karşılamak için ev temizliklerine başlar,badana,boyayapılır,bahçelere yeni bir düzen verilir ve bayram için erzak temini yapılır.
Yine bu ayda baharın müjdecisi olan semeniler ekilir.İlk baharın tez gelmesiniarzulayan yöremiz insanı bu işi biraz daha hızlandırmak içinbakışlarını,duygularını,yeşilliklerle süslemek için semeniler göğertir ve onusevgi ile besler.Halk arasında bolluk ve bereketin simgesi olan semeniler hakkında pekçok şiirler yazılmıştır.

Semeni al meni
Her yazda sen yada sal meni
Semeni sahla meni
İlde göğerterem senir
Gülüş dolur dodağalara semeni
Bizim eller O huyur bu nağmeni
Sermeni ay sermeni sahla meni
Düzerim dört yanıma nergisi yasemeni
Bu bayramda her il meclisi düzelden
Men el çekmem senin kimi güzelden
Safların bezeyisen ezelden
Yaraşırsan otağlara semeni.

        İkinci aşama ise bayram kutlamaaşamasıdır.Kutlamalar Martın ilk üç haftası Salıyı Çarşambaya bağlayan geceleryapılır.
Iğdırda Martın ilk Çarşambasına (Yalancı Çerçembe), ikinci Çarşambasına(Doğrucu Çerçembe),üçüncüsüne ise (Ağır Çarşamba) Mart ayının sonÇarşambasına demir (eski İran fervinden takvimine göre bu Çarşambaya yılın sonÇarşambası ,ahır Çarşamba denirdi).
Mart ayının ilk Çarşambasında cemre Havaya düşer, ikincide suya, üçüncüÇarşambada ise cemre toprağa düşerek tabiat tamamen uyanmış olur. Son Çarşambagenelde Mart ayının 20-21’ine yani Nevruz Bayramına denk gelmektedir.
Yöremizde kuşaktan kuşağa aktarılan düşüncelere göre bütün doğa kışuykusundan uyanıp canlandıkça kırlar, tarlalar kısaca bütün bütün tabiat akgiysisini çıkartıp yeşil kıyafetini giymeye başladığı gibi kanı hareketleniyor,ruh hali yükseliyor ekmek, biçmek, dikmek,kurmak yaradanına şükranda bulunma isteğiartıyor.Bu güzel bahar günlerinde güzel yemekler tatlılar pişirilir evlerden şenliksesleri yükselir.

        Yöre halkı, özellikle birbirlerineyaptıkları ziyaretlerle kutlarlar.
Bu ziyaretlerde birbirleriyle dargın olan kişiler barışır küçükler büyükleri,sıhhatli olanlar hasta olanları ziyaret ederler.
Yoksul insanlara yetimlere kimsesizlere yardım edilir ve yakın zaman zarfında dünyadangöçen merhumların evlerine toplu ziyaretler yapılarak yas halindeki yakınlarınıntesellisine çalışılır,acıları paylaşılarak küçültülür.
Böylece aralarındaki anlaşmazlıklar,sıkıntılar,acılar eski yılda bırakılıp,yeni yıla temiz kalp ,sağlam düşünce, güzel dilekler ve barış niyetleriylegirerler.

        Uzak yerlerde olanlar ise,bayramkutlamalarını mümkün olduğunca ailelerinin yanında geçirmeye çalışırlar.Gelenekhaline gelen ve Çarşamba akşamları yapılan ,kulak asma mendil, mendil atma(bacabaca), yoldan geçenleri ıslatma, kosa kosa çıkartma, fala bakma, ateş yakıpüzerinden atlama, nevruz sofrası kurma gibi kutlamalar yapılır.
Nevruz bayramı halkımıza büyük bir manevi güç olduğuda yadsınmaz birgerçektir.Çünkü bayram ar efesinde son Çarşamba günü, her kez kötü söz orucunagirmiştir.Bu günde kimse kötü bir söz söylemez, dedikodu yapmaz ve iyi şeylerdenbahsedilir.Allah dergahında samimiyetle dua edilir, hayır duaları, arzular, isteklerdile getirilir.Buradaki amaç; kapıdan, pencereden, perde arkasından, kulak falınaçıkan komşuların, eş, dost ve akrabaların yürek açan sözler, hayır, bereketarzusu ve Allah kelemi duyması için yapılır.

        Buradan anlaşılacağı gibi Iğdırdakutlanan bu bayramda, insanların sadece kendi ailelerini değil, başkalarını dakapsıyor , önemsiyor ve onlarında refahını arzuluyor.Böylece, Nevruzun hem insani,hem de çok soylu bir bayram olduğu ortaya çıkıyor.